6/6/2007 ·
YA RABBI!Ya Rabbi! Seni tarif etmektedir bütün güzel isimler
Sen güzel isimlerini asikar etmezsen ruhum karanlikta kalir
Esmaül Hünsa’na sahit yaz beniALLAH(cc)!
Sensin Allah(cc) sanadir kullugum
Sendedir çarem seninledir varligim
Seni arar ruhum seni anar kalbim
Baskasina degil sana muhtacim
Baskasini degil seni çagiririm
Baskasi yaratilmistir sen yaradansin
Baskasi devamsizdir sen daimsin ve daim eyleyensin
Baskalari muhtaçtir sen ihtiyaçsizsin ihtiyaçlari görensin
Baska ilah yok sen Allah(cc)’sin
Sen ki esi benzeri olmayansin
Sen ki bütün eksiksiz sifatlarin sahibisin
Cemaline çevir yüzümü baskasina ragbet ettirme kalbimi
Ya Rahman!
Sen öyle rahmet edersin ki rahmetinin bir cilvesi cennetim olur
Rahmetinden bir parilti sonsuz mutlulugumdur
Rahmetinin bir damlasi herkesin rizkina kefil olur
Su çorak gönlüme merhametini indir
Su fani ömrümü sonsuzluga eristir
Ya Rahim!
Öylesine rahimsin ki kulagini sözüme muhatap eylersin
Aklima vahyinle tenezzül edersin
Öylesine Rahimsin ki istendiginde zaten verirsin
Istenmediginde de lütfedersin
Öylesine Rahimsin ki hak edene hepten verirsin
Hak etmeyene bile çok bahsedersin
Öyle Rahimsin ki dünyayi bu kadar güzel eylersin
Ahireti ondan daha güzel eylersin
Ya Rabbi! Korkudan emin eyle beni
Yüzünden azad eyle kalbimi
Atesten uzak eyle beni
Hicrana düsürme kalbimi
Rahmetinin rahmine al beni
Merhametinin kucagina al kalbimi
Ya Melik!
Kimsenin kimseye fayda vermedigi gün hüküm senin
Gökler yarilirken sahibim sensin
Yildizlar dagilirken sahibim sensin
Varligim bana ait degil varim yogum senin
Elimde olanlar benim degil sahiplendiklerim de senin
Yokluga düsürme beni an senin
Darlik verme kalbime mekan senin
Ya Kuddüs!
Sensin kuddüs kutsiyet sendendir bundan öte laf olmaz
Sen dilemezsen hiçbir sey pak sayilmaz
Gönlüm sana yönelmedikçe saf olmaz
Kanimi her nefeste temizledigin gibi nefsimi arindir pak eyle
Temizlenenlere muhabbet edersin gönlümü muhabbetinle temizle
Ya Selam!
Sensin selam sendendir selam
Emrini dinler ates ki Ibrahim(as) için serin ve selametli olur
Ibrahim(as) gibi dostluguna kabul eyle beni
Ibrahim(as) gibi atesi gül eyle tenime
Gül gibi atesten çiçekler açtir ruhumda
Selamini sebnem gibi dokundur kalbime
Ya Mümin!
Sen hidayetini göndermezsen kalpler nasil mutmain olur
Sen kalplere itminan vermezsen kim inandigindan emin olur
Sen inandirmazsan kim mümin kalir
Revamin tuzagina düsürme beni nefsimin diline birakma beni
Öyle mümin eyle ki beni pismanliklarim beni sana döndürsün
Ya Müheymin!
Sensin gariplerin siginagi
Sensin kimsesizlerin dayanagi
Sensin hakki himaye eden
Sensin aklimi aldanislardan kollayan
Sensin ayagimi tuzaklardan kurtaran
Sen ki zayiflari kuvvetlilerin serrinden himaye edersin
Mazlumlarin hakkini zalimlerden almayi vaat edersin
Sen ki benim en küçük, en önemsiz,
En gizli arzularimi da bilir bana merhamet edersin
Nefsimin aldatmalarina kanmaktan koru beni
Asagilarin asagisina yuvarlanmaktan koru beni
Ya Aziz!
Izzet senindir sendendir izzet
Sen dilersen kimse zillete düsmez
Sen vermezsen kimsede izzet kalmaz
Kalbim yalniz sana kanar
Yakindiginla aziz eyle kalbimi
Ruhum yalniz seni arar
Huzurunla aziz eyle ruhumu
Halim yalniz sana asikar
Baskalarinin yaninda rezil etme beni
Ya Cebbar!
Sen ki magrurlari gururlarina esir eylersin
Sen ki kibirlenenlerin boynuna kibirlerini tasma eylersin
Sen ki zor kullanip zulmedenleri vicdanlarinin pençesine
hapsedersin
Bir sinegi vasita eyle de Nemrutlardan kurtar beni
Bir asayi vesile eyle de firavunlara galip getir beni
Ebabilleri gönderde Ebrehlerin fillerinden koru kalbimi
Nefsimin beni isyana zorlamasina izin verme
Aklimin beni saptirmasina geçit verme
Hep itaat üzre sabit kil beni
Ya Mütekebbir!
Ben acizim sen Kadir’sin
Ben fakirim sen Rahim’sin
Ben ölüyüm sen Hayy’sin
Ben çaresizim sen Ehad’sin
Ben muhtacim sen Samed’sin
Ben sagirim isiten sensin
Ben körüm gören sensin
Ben dilsizim konusan sensin
Ben yaratiliyorum yaradan sensin
Ben yokum var eden sensin
Ben hiçim ama emellerim büyüktür
Ben yoksulum ama isteklerim çoktur
Ben isterim çünkü sen büyüksün
Sahit yaz büyüklügüne bu küçük kalbimi
Ya Halik!
Sen ol deyince her sey oluverir
Ol de olayim yarattiklarinin arasinda kalayim
Halk ettigin gibi ahlaklanayim
Sen yarattin diye güzel olayim
Hep en güzel kivamda kalayim
Ya Bari!
Ruhum senin elinde bedenim sana emanettir
Yoklukta birakma beni karanlikta birakma beni
Çirkinlige daldirma beni güzel eyle her halimi
Ya Musavvir!
Yokluga varlik suretini giydiren sensin
Hiçlige varlik boyasini çalan sen
Güzeli güzel kilan ancak senin tasvirindir
Sen ki yüzümü benim için biricik sevdiklerim için tanidik
eylersin
Katinda makbul olan güzellikle tasvir eyle suretimi
Ya Gaffar!
Gizli düsmanliklarimi bilen sensin
Gözyaslarima deger veren sensin
Bilirim rahmet denizini bulandiramaz cümle günahlar
Rahmetinle arindir bagisla beni
Ya Kahhar!
Sen öyle Kahhar’sin ki kahrinda lütfun çok kahrinda acelen yok
Sen öyle Kahhar’sin ki kahrinda adalet var kahrina sinir yok
Düsmanimiz çok aczimiz nihayetsizdir
Kahrinla helak eyle zalimleri
Ya Vehhab!
Yokluga sirf yok oldugu için varlik bahsedersin
Nankörlerin bile rizkini kesmez inkar edenlere bile nefes verirsin
Varligin senin lütfundur senin ihsanindir
Aciz varligima lütfunu ihsanini daim eyle
Ya Rezzak!
Hazinende yok yoktur ol dersin her sey olur
Yarattigin her canlinin rizki senin katinda saklidir
Vahyin mümin kalplerin selin akillarin rizkidir
Ya Rabbi! Sana muhtaç olmak en büyük zenginligimdir
Senin fakirin eyle beni
Senin verdiginle doymak en büyük lezzetimdir
Sofranda agirla beni
Ya Fettah!
Damla kadar da olsa sevabim lütfeylede cennetini aç bana
Saskinda olsa aklim kerem eyle de sana gelen yollari aç bana
Ya Alim!
Senin için bilmenin basi yoktur
Ben ancak sonradan bilirim
Senin bilmedigin bir an yoktur
Ben ancak bazen bilirim
Sen açik edip söyledigimi de bilirsin
Sen susup kendime sakladigimi da bilirsin
Unutup kendimden sakladigimi da bilirsin
Kendi kuyularima aklimin iplerini salarim
Kendime aklim ermez sen beni benden çok bilensin
Kalbimin kuytularinda el yordamiyla dolasirim
Kendime kendim yetmez sen bana benden çok sirdassin
Bildigimi bilenlerden eyle beni bilmedigimi bilenlerden eyle beni
Sana malum olan ayip ve kusurlarimla utandirma beni
Ya Kabid! Ya Basit!
Dara düsürüsün genislik verdiginde sükretmeyeni
Genisletirsin dara düstügünde de sükredeni taktir senindir
Ya Rabbi! Sen ki imkansizi mümkün kilarsin
Darda koyma beni dara düstügümde de sükredenlerden eyle beni
Sen ki asillari yaninda tutarsin gölgede birakma beni
Ya Hafid!
Öyle Hafid’sin ki yokluga yuvarlarsin varligiyla gurura
düseni
Öyle Hafid’sin ki zillete düsürüsün kendisini yücelteni
Gururdan azad eyle nefsimi zillete düsürme kalbimi
Ya Rafi!
Secdelerimle sultan eyle beni
Kullugumla sereflendir beni
Katinda rütbelendir beni
Iyiler arasinda an beni
Yükseklere al beni
Ya Muizz!
Izzetim varsa ancak senin verdigin kadardir
Yalniz sana itaat etmenin izzetini ver bana
Izzetine ayine et fakiri
Ya Müzill!
Sana boyun egisim en tatli sevincimdir
Senin kapina gelmeyen sonsuz çaresizlikler içindedir
Sana muhtaç olusum en büyük serefimdir
Cevapsiz birakma beni
Ya Semi!
Yare açik yare yare açmaya yare ne hacet
Feryadim duyulur asikare dile dökmeye ne hacet
Güllerim döndü hare hare küsmeye ne hacet
Dil avare dudak bi çare parelenmeye ne hacet
Ya Basir!
Körüm körlügüme bile
Körüm gördügüme bile
Körüm gösterdiklerine bile
Vaat ettigin cennetine bile körüm
Senin görmenle görür cümle gözler
Aç gözlerimi
Ya Hakem!
Sen ki varlik agacini yoklugun karanlik köklerinden çikarip
vücuda getirensin
Sen ki kalbimi bir lütfe gibi rahmetini rahminde besleyip büyütensin
Kalbime degen sizilari ince ince söz eyle
Yüzüme degen gözyasimi damla damla rahmet eyle
Dudagima degen heceleri deste deste dua eyle
Ya Adl!
Sensin zulme ugrayanlarin dayanagi
Sensin mahzun kalplerin siginagi
Senin adaletindir sigindigim senin nizamindir güvendigim
Nefsime zulmetmekten koru beni
Adaletine razi eyle nefsimi
Egrilmekten koru kalbimi
Rizana göre ölçülendir beni
Mizaninda güzel eyle akibetimi
Kolay eyle sorgu sualimi
Hesap verme inceligiyle yasat beni
Zulmetmekten uzak eyle beni
Zulme ugramaktan koru beni
Ya Latif!
Senin hükümlerin her seyin her haline inceden inceye nüfuz eder
Hükmüne razi olmayi lütfet bana
Lütfunu hakkimda hükmün eyle
Hükmünü hakkimda latif eyle
Ya Habir!
Gizlim saklim yok senden gayrisi halden anlar degil
Sakladiklarimdan sen haberdarsin baskalari sirdasim degil
Senin söyledigindir haber baskalari derdim degil
Gaybin haberleri sana aittir hiçbir sey göründügü gibi degil
Incecik sizilarimdan ilk göz agrilarimdan sen haberdarsin
Baskalari kalbimin sirlarina cahil
Dertlerim sana ayandir baskalari dertlerime gafil
Ya Halim!
Sen ki cezalandirmakta acele etmez af yolunu tutarsin
Sen ki karsima gazabindan çok rahmetini çikarirsin pisman
olayim diye firsat tanirsin
Sen ki nefsimdeki zillet karanliklarini incitmeden temizlersin
Mahcup olmayayim diye eksikliklerimi örtersin
Sen ki her nefesi tatli bir dokunus eyleyip beni nezaketle
yasatirsin
Gaflet ve unutkanligima rahmetinin tebessümüyle bakarsin
Sonsuz hilmine siginirim
Ya Azim!
Gökler ve yer azametine sahittir senin
En sert tas azametin karsisinda yumusar
En yakici ates azametin karsisinda serin olur
Azametinle azmettir hak yolunda bu fakiri
Ya Gafur!
Senin kapin hiç kapanir mi günahkarlara
Pismanliklarimi kime arz ederim yoksa
Ancak senin bagislamanla aklanir yüzüm
Ancak senin affinla temizlenir kalbim
Ancak senin affinla biter utancim
Ya Rabbi! Hesap gününde yüzümü kara çikarma
Gafur olan ancak sensin bagisla beni akma
Ya Sükür!
Sen ki bana iman verdin dalalette birakmadin
Bense sana sükrümde hep eksik yetersiz kaldim
Sükrünün lezzetini her dem tattir kalbime dilime
Sükredebilmek bile senden gelen bir nimettir
Bu nimetin suuruna erdir fakiri
Ya Aliyy!
En güzel sifatlar bile seni nitelemeye yetmez
Senin lütfunun sulesidir bütün güzel sifatlar
En mükemmel vasiflar bile seni vasfetmeye yetmez
Senin cemalinin gölgesidir bütün mükemmel vasiflar
Sen her türlü tasavvurun ötesindesin
Sen her türlü hayalin üzerindesin
Sifatlarina hayaller erisemez yüceligine akil sir ermez
Senin lütfunla ulviyet kazanir alemler
Senin tenezzülünle mertebeler kazanir insan, cin ve melekler
Aczime yüce kudretinle medet eyle
Fakrima ulvi yakinliginla imdat eyle
Sen ki içimin içinde olup bitenleri bilirsin yakindigina al beni
Sen ki yüceler yücesisin senden baskasina boyun egdirme beni
Ya Kebir!
Cümle efkar dar kalir senin kibriyani anlamaya
Cümle sözler sig kalir senin büyüklügünü anlatmaya
Bir seni büyük bilenlerden eyle beni
Büyüklügünü bilmekle genislet fikrimi
Kibriyani anlayacak akilla donat beni
Celalini görmekle genislet kalbimi
Ya Hafiz!
Hifzinin hazinesinde alem bir noktadan ibarettir
Hifzinin ayinesinde ay ve günes sönük bir pariltidan ibarettir
Bahar kisa döner birgün gün aksama çikar
Sabahlar sendendir koru beni sabaha eristir
Yildizlar söner birgün daglar yerinden oynar
Gökler senindir koru beni kapina yetistir
Göklerde ölür birgün yer yerinden oynar
Her yer senindir koru beni menzile eristir
Kuslar dagilir birgün denizler kaynar ufuklar senindir
Koru beni ötelere eristir
Ismim unutulur birgün sesim boslukta çinlar
Yakinliklar sendendir
Koru beni yakinligina eristir
Defterim açilir birgün günahlarim çok tutar
Taktir senindir koru beni affini yetistir
Sözüm biter birgün sessizlik uzar kelam senindir
Koru beni müjdeni yetistir
Ya Mukit!
Sen ki herkesin her ihtiyacini her an görüp gözetirsin
Sana ayandir her türlü niyet ve hareketim
Sen ki sonsuzluk istedigini kalbime ilham edersin
Sana malumdur bütün dualarim ve isteklerim
Sen ki zayif ve acizleri yetim ve yoksullari kollayip gözetirsin
Senin asinadir acizligim ve yetimligim
Sen ki öncelikle yoksullara keremde bulunmayi seversin
Sana asikardir sevapça yoksullugum ve eksikligim
Niyetlerimi güzellestir ihlasa eristir beni
Ömrümü ebede bitistir cennetine yerlestir beni
Yoksullugumu rahmetine ayine eyle baskasina el açtirma
Günahlarimi gufranina bahane eyle yüzümü kara çikarma
Ya Hasib!
Emellerim hesaba gelmez arzularim sayiya dökülmez
Defterimden yanlislarimi çikar ki hesabim kolay olsun
Ihtiyaçlarimin en küçügüne hayallerimin hiçbirine elim
yetismez
Kalbimin sizilarini topla ki hesaba gelir bir duam olsun
Ya Celil!
Senin celalin zatindandir baskasina muhtaç degil
Senin yüceligin kemalindendir sebebe muhtaç degil
Senin kemalin yine sendendir görünmeye muhtaç degil
Ya Kerim!
Ya Rabbi! Kereminle güzel eyle her halimi
Kereminle sevindir kalbimi
Sen ki en çok acizlere zayiflara ikram eylersin
Sen ki hiç sebepsiz hiç hesapsiz kerem eylersin
Sen ki bir avuç tohumda bir bahçenin agacini saklarsin
Cennetine al hiç bitmeyen ikramina eristir beni
Kerem et bu acize az sevabini çok eyle
Ya Rakib!
Ömrümün her aninda seni anmak dilerim
Lakin halim el vermez unuturum
Kalbime zikrini yerlestir uyandir beni
Ölüm animi sen anarak yasamak isterim
Lakin mecalim yetmez susarim
Dualarimi katina eristir yandir beni
Hesap günü seni razi etmeyi arzu ederim
Lakin sevabim yetmez korkarim
Yaptiklarimi hayra eristir iyilerle andir beni
Ya Mücib!
Arza hacet yok halim sana ayandir
Söze gerek yok sessizligim sana beyandir
Ya Vasi!
Varlik sensiz darlanir
Ya Hakim!
Sen ki her yarattigina mana ve deger katansin
Manaya özünü verensin
Sonsuz hikmetine asina eyle kalbimi
Ya Vedud!
Sen sevdigin ve sevdirdigin için bakar yüzler yüzlere
Sen sevdigin ve sevdirdigin için günes dogar günlere
Sen sevdigin ve sevdirdigin için baharin gelir her yere
Sen sevdigin ve sevdirdigin için kelamin deger dillere
Ya Mecid!
Yakinligin ulviyetine engel degil ki
Bana akla hayale gelmez güzellikler bahsedersin
Ulviyetin yakinligina engel degil ki
Bana benden de yakin oldugunu her daim söylersin
Ya Bais!
Zerrelerimi topla bir bir dagildiklarinda
Hayat ver yeniden onlara ulastir en sevdiklerimin yanina
Ya Sehid!
Seni görür gibi yasamak en güzel haldir
Senin gören oldugunu görmek en güzel tecellidir
Ya Hakk!
Ancak sana yönelmek kuluna haktir
Kiblenden saptirma beni
Ancak sana edilen dualar kuluna haktir
Mahrum birakma beni
Ancak senden dilemek kuluna haktir
Sahipsiz birakma beni
Ancak sana dayanmak kuluna haktir
Çaresiz birakma beni
Ancak sana varan yollar kuluna haktir
Yoldan çikartma beni
Her seyden çok seni sevmek kuluna haktir
Yetim birakma beni
Bela hakkindaki hükmüne haktir
Ya Rabbi hak ettigimle degil lütfunla agirla beni
Ya Vekil!
Aczimi sana sefaatçi ederim
Kudretini dayanagim eylerim
Fakrimi sana elçi ederim
Rahmetini siginagim eylerim
Ya Kaviyy!
Aczimi bilip dergahina geldim
Iyyakanagbudü ve iyyakenestain
Fakrimi bilip senden istedim
Iyyakanagbudü ve iyyakenestain
Havl senindir kuvvet senin
Kavi olan ancak sensin
Ya Metin!
Demir emrinle parçalanirken nefsimin elinde birakma beni
Daglar sana boyun egmisken seytanin aldatmacalarina kandirma
beni
Denizler izninle yarilirken sebeplerin arasinda oyalama beni
Dilim sana içtenlikle yakarirken sözlerimden fazlasiyla anla beni
Ya Veliyy!
Sana tevekkül ettim vekilim sensin
Sana iman ettim sahibim sensin
Sana sigindim sirdasim sensin
Sana güvendim veliyyim sensin
Sana baglandim dostum sensin
Sana tutunuyorum bütün varligimla
Kimsenin yere yikmasina izin verme beni
Ya Hamid!
Hamid sensin hamd sanadir
Diller senin hamdinle tatlanir
Her nefes sana minnetle verilir ve alinir
Sana sonsuz övgümü biricik övüncüm eyle
Minnet altinda ezdirme kalbimi
Ya Muhsi!
Hadsiz acz ve zaaf içindeyim
Düsmanlarim pek yaman incitenim sayisizdir
Sana sükrüm yetersiz arzularim hesapsizdir
Fitratimin diliyle yalvariyorum dualar ediyorum
Isteyenlerin ve istenenlerin sayisini bilen ancak sensin
Kalbime yoldas eyle merhametini
Ya Mübdi!
Sen ki her seyi misilsiz ilkin yaratansin
Yaradisini her an yenileyen ve yeniden yaratacak olansin
Sevabimin yoklugunu rahmetine vesile kil
Elemimin çoklugunu lütfuna sebep kil
Günahimin bollugunu affina bahane kil
Ya Muid!
Ten kafesinden çikinca sana varir ruhlar
Sende son bulur sonlar
Ya Muhyi!
Çürüyüp toz olmus kemiklerin hatirini yalniz sen sorarsin
Ölmüslere ve unutulmuslara yalniz sen hayat bagislarsin
Ölümümü ebedi dirilisime baslangiç eyle
Ya Mumit!
Ölüm uzak degil bedenden bilirim ki ölümde senden
Faniyim fani olani istemem
Acizim aciz olani istemem
Ruhumu rahmana teslim eyledim ben
Ölümüm son degil baslangiçtir bilirim
Sonsuzluga baslangicimi iman üzre eyle Ya Rabbi
Ya Hayy!
Her diri senden alir dirligini
Diriligimi diriligine ayine eyle
Ölüm bile senin ihya etmenle diridir
Ölümümü ebedi hayata bahane eyle
Ya Kayyum!
Yokluga düsürme kalbimi yaninda tut sevdiklerimi
Unutuslara gömme yüzümü nazarinda tut güzelligimi
Ya Vacid!
Varligini anlatmaya var sözü yetmez
Varlar seninle vardir
Varligini anlamaya varligim yetmez
Varlik sana sükrandir
Varliginin öncesi yok senin önceler seninle vardir
Varligina son yok senin sonralar seninle vardir
Varligina bahane yok senin an seninle vardir
Beni bensiz birak beni sensiz birakma
Ya Macid!
Izzet sahiplerinin olanca izzeti sana aittir
Övülenlerin bütün güzellikleri sana aittir
Iyilerin bütün iyilikleri sana aittir
Sevap sahiplerinin bütün sevaplari sana aittir
Vereceklerine karsilik degildir olamaz ibadetim
Ancak verdiklerin içindir cennetine al beni
Ya Vahid!
Kalbim her seye baglanir ayriligin ardindan aglamaklidir
Sen ki birsin baskalarina kosturup yorma beni
Ruhum her gelene sevdalidir
Gidenlerin gidisiyle yaralanir
Sen ki birsin çoklukta birakip aglatma beni
Kaygilarim bin türlü korkularim daglar kadar
Sen ki birsin yokluga düsürüp unutma beni
Sözüm kimseye geçmez kuvvetim kil kadar
Sen ki birsin boynu bükük çaresiz birakma beni
Bir seni bir bilirim iste kapina geldim baskalarina birakma beni
Ya Ehad!
Varligimin alinesidir yüzüm ondan okunur ehadiyetin
Yüzümün biricikligi senin eserin
Ya Samed!
Dogurmadin dogrulmadin dengin yok benzerin de hasa
Herkes sana muhtaç her sey sana muhtaç
Sen muhtaç degilsin hiç kimseye ve hiçbir seye asla
Ben sahip olduguma da muhtacim sahip olmaya da
Sen her seyin sahibisin ama sahip olmaya bile muhtaç degilsin
Sana muhtaçligim en büyük zenginligimdir
Senden baskasina muhtaç eyleme beni
Senin dergahinda fakrim en güzel vesilemdir
Senden baskasina el açtirma beni
Ya Kadir!
Öyle kadirsin ki kudretin olmasa
Var diye bir sey olmaz yok zaten anilmaz
Sen ki varsin yokluktan korkmam
Sen ki kadirsin aczimden utanmam
Sen ki rahimsin fakrimdan sikilmam
Aczime kudretinle medet eyle
Fakrima rahmetinle imdat eyle
Ya Muktedir!
Senin kudretine sinir çizilmez
Çünkü kudretine aczin zerresi deymez
Senin kudretine göre zor yada kolay olmaz
Senin kudretine göre her seyde bir seyde fark etmez
Sen ki her seyi bir sey gibi kolayca yaratirsin
Toprakta birakma beni
Sen ki bir seyi her sey gibi özenle yaratirsin
Unutusta birakma beni
Ya Mukaddim!
Sen her seyi varligindan önce taktir edersin
Sen her isin basini ortasini ve sonunu bilirsin
Ben sevdiklerimi sen var ettikten sonra sevdim
Sen ise sevdiklerini benden önce sevdin ve sevdigin için var ettin
Ben kendimi sen var ettikten sonra bildim
Sen ise beni var olmamdan önce bilirdin
Ugradigim her yerde zaten sen vardin
Tanidigim her yeni alemi basindan beri tanirdin
Kalbimin ilk atisindan önce bana yar idin
Ben kendimi sevmeye geç kaldim
Mukaddim sensin diledigini diledigine üstün kilarsin
Sensin mukaddim diledigini öne alir diledigini sona birakirsin
Önce yaptiklarimi sonra yapacaklarimi bagisla
Baska ilah yok ancak sensin Allah(cc)
Ya Muahhir!
Zaman senindir
Diledigin isi öncelersin diledigini ertelersin
Izzet senindir
Diledigini yanina alir diledigini uzak eylersin
Irade senindir
Istediklerimi simdide verir sonraya da birakirsin
Hüküm senindir
Dilersen baskalarini bana tercih eder
Dilersen beni baskalarina tercih edersin
Hayat senindir
Dilersen ecelimi acilen verirsin dilersen tehir edersin
Takdir senindir
Dilersen cezami hemen verir
Dilersen tövbe edeyim diye geciktirirsin
Beni baskasina tercih et baskasini bana tercih etme
Beni benden al beni senden uzak etme
Rahmetini öncele gazabini ertele
Pisman olmama izin ver ecelimi tehir eyle
Ya Evvel!
Senin varligin evvelden evvel
Senindir sirrini kavrayamadigim ezel
Sen öncelerden de öncesin
Senindir zaman sen öncesizsin
Her seyin asli senin katindadir
Her isin basi senin yanindadir
Yokken bana sahip çikan sensin
Benden önce beni anan sensin
Önceleri yoktum sen var eyledin
Sonralari unutulucam sen an beni
Ya Ahir!
Sensin sonralarin sonrasi nihayetin yok senin
Her seyin sonu senin yaninda
Her isin sonucu senin lütfunla
Seninle sona erer hasretlerim
Sende son bulur beklemelerim
Seninle güzellesir sonum sende gerçek olur umutlarim
Seninle sonsuzlasir an senin müjdenle genisler zaman
Seninle gelir yarinlar seninle var olur sonralar
Senin lütfunla varlik evine konuk oldum
Bugün var yarin yokum
Sonumu sonsuzluk eyle akibetimi hayr eyle kabrimi gülizar eyle
Ecel geldiginde müjdeni söyle
Ya Zahir!
Her seyin yüzünde kudret ve rahmetiyle görünen sensin
Her sey kendini gösterdiginden çok seni gösterir
Sen zahir olmasan isik kör kalir
Seni görür gibi yasamakla güzellestir halimi
Senden baskasi sahit olmaya deymiyor
Zuhuruna sahit olanlardan eyle beni
Seni anlatan kelimeler hiç bitmiyor
Ayetlerine sahit yaz beni
Gözlerim seni görmeye yetmiyor
Kalbimde görünür eyle kendini
Ya Batin!
Sen herkese gizli kalirsin
Hiçbir sey sana gizli kalamaz
Dipsiz kuyular derin kurutulmusluklar
Uçsuz bucaksiz ufuklar
Isigin erisemedigi derinlikler sana ayandir
Kalbimin sizilari ruhumun arzulari aklimin sirlari sana
asikardir
Sen ki hiçbir tasavvurun erisemeyecegi gizliliktesin
Aklimi hikmetinin inceliklerine asina eyle
Sirlarini arayisimi en tatli heyecanim eyle
Sen ki irade ve hikmetinle her seyin iç yüzünde saklisin
Nefsimi iradene ram eyle
Sen ki her seyin içine ve aslina hükmedersin
Kalbimi en güzel hallerle hallendir
Varlik senin izzet ve azametine perdedir
Sirlarini aç perdeleri indir
Ya Vali!
Nefsimle beni sinayan sensin
Ömrümü eksiltende artiranda sensin
Ömür senin diledigindir
Malimi azaltanda çogaltanda sensin
Elimdekiler senin verdigindir
Sen dilemedikçe ben dileyemem
Diledigim sensin diledigim senin diledigindir
Sen ki kainata zerre zerre hükmedersin
Kalbimi kalp eyle dininde sabit kil
Sen ki her an her ihtiyaca kafi gelirsin
Fakrima medet eyle katinda sefaatçi kil
Ya Müteali!
Sen bütün yüceliklerden yücesin
Yüceler yücesi sensin
Sensin ulviler ulvisi sensin perdelerin gizledigi
Sensin görünenlerin gösterdigi
Sensin kainat kitabinin heceledigi
Iyiliklerin sahibi sensin her dilin yücelttigi sensin
Ufuklarin sahibi sensin
Sen Mütealsin
Her seyden ala, her kusurdan müberra, her noktadan paksin
Sonsuz kusurlu bu fakir
Her kusurum senin kemalini anlamam içindir
Kusurumu kemaline erisme vesilesi kil
Sen Mütealsin
Her seyin üzerinde her yüceligin ötesinde
Her eksiklikten münezzehsin
Sonsuz fakr içinde bu fakir
Fakrim senin rahmetini tatmam içindir
Fakrimi rahmetine yetisme vesilesi kil
Müteal sensin sonsuz acz içinde bu fakir
Aczim senin kudretine dayanmam içindir
Aczimi kudretine siginma vesilesi eyle
Müteal sensin, Ilah sensin, Rab sensin
Kullugumu rizani kazanma vesilesi eyle
Ya Berr!
Yoktum yoklugumun farkinda degildim
Iyilik ettin var eyledin beni
Anilmiyordum anilmaya deger degildim
Iyilik ettin insan eyledin beni
Bilmiyordum bilmedigimi bilmiyordum
Iyilik ettin kendini bilir eyledin beni
Inanmiyordum senin farkinda degildim
Iyilik ettin inanlardan eyledin beni
Kimsesizdim kendime dost ariyordum
Iyilik ettin dostun eyledin beni
Yetimdim sahibimi ariyordum
Iyilik ettin rahmetine çagirdin beni
Hataliyim pismanlik duyuyorum
Iyilik ettin kapina çagirdin beni
Yüzüm yok kimseye yaranamiyorum
Iyilik ettin dergahina aldin beni
Günahim çok senden utaniyorum
Iyilik ettin gufranina bogdun beni
Senden iyilik istemeye ne hacet
Istememi isteyisin zaten iyiligin degil mi
Senden istemeye ne hacet
Vermek istemeseydin istemeyi vermezdin ki
Ben sustum Ya Rab sen söyle iyiligimi
Ya Tevvab!
Iste kapina geldim
Edemedigim bütün tövbeler için sana tövbe ediyorum
Iste dergahina vardim
Dileyemedigim bütün özürler için senden özür diliyorum
Sana dönüyorum çünkü gidecek baska kapi bilmiyorum
Beni nasil kabul etmezsin ki kapina
Çünkü söyle dedigini biliyorum
“Allah(cc)’in kabulünü vaat ettigi tövbe
O kimselerin tövbesidir ki cahillikle bir suç islerler
ve çabuk tövbe ederler”
Bunlari söylemekle cahillik ettimse tövbe Ya Rab
Iste çarçabuk tövbe ettim
Sen tövbe edenleri seversin bilirim
Ya Müntekim!
Sen ki isyana ve inkara pek siddetli karsilik verirsin
Intikamin haktir senin
Sen ki mazlumlarin ahini isitir ezilenlerin halini görürsün
Cehennemin haktir senin
Sen ki diledigine rahmet eyler diledigine azab edersin
Adaletin haktir senin
Nefsimi isyandan uzak tut
Nefsimin eline birakma beni
Kalbimi nisyandan uzak tut
En güzel hale kalp eyle kalbimi
Zalimden ve zulümden uzak tut
Adaletine razi eyle beni
Rahmetini ver gazabindan uzak tut
Lütfuna muhatap eyle beni
Ya Afüvv!
Sen affedicisin sen affetmeyi seversin
Sen severek affedersin
Senin merhametli nazarin nice günahlari silip süpürür
Senin affinin gölgesinde bütün günah defterleri yanip kül olur
Sen affetmeyi öyle çok seversin ki
Günahimi dilersen affedecegini biliyorum diye de affedersin beni
Sen öyle nezaketle affedersin ki
Kendi hafizamdan da silersin günahlarimi mahcup etmezsin beni
Hataliyim itiraf ediyorum kusurluyum kabul ediyorum
Isyanim çoktur biliyorum çok unuttum utaniyorum
Unuttugumu da unuttum simdi hatirliyorum
Aldandim affini umuyorum
Ya Rauf!
Yoklugumda bile hatirimi sorup var eyleyensin
Sen ki bütün sefkatlilerden sefkatlisin
Cemalinle iltifat et bana refetinle muamele et bana
Ya Malikü’lmülk!
Mülk senindir mülkünde diledigini eylersin
Senindir mülk diledigini mülküne dahil edersin
Bedeni senin mülkündendir
Hücre hücre tek sahibim sensin
Kalbim senin elindedir
Isyanda da itaatte de tek sahibim sensin
Sözüm senin verdiklerindendir
Sustugumda da konustugumda da tek sahibim sensin
Ruhum senin emrindir
Hayatimda a ölümünde de tek sahibim sensin
Yoklugumda da varligimda tek sahibim sensin
Mülkünün haricinde bir yer yok ki çikayim
Baska kapi yok ki çalayim yanina al beni
Ya Zü’l-celal Ve’l-ikram!
Keremin öyle bol ki senin
Bir çiçegin güzelliginde baharin ihtisamini gizlersin
Keremini celalinle gösterirsin
Lütfun öyle çok ki senin
Bir damla suya bin hayat bahsedersin
Lütfunu ihtisamla açik edersin
Görünmen öyle açik ki senin
Zuhurunun siddetinden gözlerden gizlenirsin
Cemalini kereminle gösterirsin
Sen ki en sevgilini(asv) bana elçi eylersin
En sevgilini(asv) en sevgili eyle bana
Karanliklarimi dagit nur eyle beni
Ya Muksit!
Hak senin yanindadir
Haklilarin hakki senin katindadir
Her muhtaca payini veren senin adaletindir
Payima düsene razi eyle beni
Fazlindan fazla fazla ver bana
Ya Cami!
Sen ki Ibrahim’in(as) kuslarini dag baslarindan geri
toplayansin
Az olan sevaplarimi da topla hesap günü geldiginde
Iyilikten yana ne varsa senin katindadir
Yetersiz olan iyiliklerimi topla hesap günü geldiginde
Yoklugu varligin alnina sebnem eyleyen sensin
Kerem et beni ve kardeslerimi de cem eyle iyiler meclisinde
Ya Ganiyy!
Öyle Ganiyysin ki lütfunu hak etmek gerekmez
Ihsanina layik olmak gerekmez
Elim istediklerime yetismiyor kalbimin emelleri hiç bitmiyor
Hayallerime kainat dar geliyor dilime sadece dua degiyor
Istesem ancak senden isterim
Iyyakenestain iyyakenastain
Ya Mugni!
Bütün zenginlikler senin ikramindir
Elimizde olanlar degil sadece elimizde senin ihsanindir
Sahip olduklarimiz degil sadece varligimiz da senin ikramindir
Her zenginin zenginligi senden baskalarina el açtirma beni
Yalniz sana karsi fakir olanlardan eyle beni
Fakirlik korkusundan azad eyle nefsimi
Neyim varsa senin verdigini bilenlerden eyle beni
Kainata dilenci eyleme kalbimi
Senin nazli bir misafirin olarak agirla iki dünyada beni
Ya Mani!
Sen mani olursan kimse manileri kaldirasi degil
Sen engelleri kaldirirsan hiçbir sey engel olasi degil
Ben bana gerekeni bilmem Hakim sensin
Men eyle bana verme neler engelse sana gelmeme
Ya Darr!
Zarar da fayda da senin iznindedir
Zarara izin vermende bir hikmetledir
Sen hakkimda zarar murad etmezsin
Iyilik senden kötülük nefsimdendir
Iyilige mecalim yok sen iyilestir beni
Zarar da görünse faydadir taktir ettigin
Kendime faydam yok zarardan kurtar beni
Ya Nafi!
Yokken var edisin bana öyle bir fayda ki
Kömürü elmasa çeviren simya gibi
Vicdanima sakladigin sir öyle bir cevher ki
Adem’in(as) pismanligini açik eden dua gibi
Kalbime koydugun muhabbet öyle degerli ki
Ibrahim’e(as) atesi serin eyleyen sir gibi
Bana bahsettigin hayat öyle bir Kevser ki
Isa’nin(as) ölüleri dirilten dokunusu gibi
Tenime verdigin afiyet öyle bir merhem ki
Eyyub’un(as) yaralarini iyilestiren deva gibi
Gözlerime degen nazarin öyle bir isik ki
Yunus’u(as) üç karanliktan çikaran nur gibi
Yüzüme tebessümü koyan yaradisin öyle güzel ki
Yusuf’u(as) yüzüne tutulan ahime gibi
Bana vaat ettigin cennet öyle bir müjde ki
Muhammed’in( asv) canlar oksayan tebessümü gibi
Her hayr senin elindendir katinda hayra eristir beni
Her menfaat senin taktirindedir rahmetinden menfaatlendir beni
Her fayda senin izninle gelir lütfundan faydalandir beni
Sensiz benden bana çare yok bana iyiligin gerek
Sensiz kimseden kimseye fayda yok bana kalbi selim gerek
Ya Nur!
Sen ki varlik aleminin nurusun
Sendendir çehrelerden parlayan nur
Sendendir göze bakis veren sir
Sendendir gönle nese veren sürur
Seninle nurlanir kalbim seninle aydinlanir aklim
Nurunu yagdir bana
Ya Hadi!
Sensin kalplerimize Hak yolunu gösteren
Sensin vicdanimiza Hakki asina eyleyen
Inayetini kar eyle bana hidayetini yar eyle bana
Yolunu yol eyle bana lütfunu bol eyle bana
Ya Bedi!
Hiçligi varlikla taçlandiran sensin
Varligi yokluktan çikarip süsleyensin
Sen ki her seyi essiz bir güzellikte yaratirsin
Essiz yakinligina al beni
Sen ki her isi özenle ve incelikle tamamlarsin
Inceden inceye sev beni
Ya Baki!
Ne zaman lezzet alsam tükenince elem çekerim
Lezzetleri daim eyleyen sensin
Ne zaman kavussam ardindan ayriligi beklerim
Kavusmalari sahici eyleyen sensin
Ne kadar çok sevdam varsa o kadar çok veda beslerim
Kalbime ebedi sevdalar düsüren sensin
Ömrüm kisa elim yetismiyor kalbim kandir
Baki olan ancak sensin Beka bahset imanima
Ya Varis!
Yok bildiklerim senin nazarindadir
Yitirdiklerim senin katindadir
Bitirdiklerim senin yanindadir
Unuttuklarim senin hatirindadir
Unutulmuslari sonunda sen anarsin
Gidene de kalana da Varis sensin
Ebedi kavusmaklar ver bana
Ya Resid!
Ya Rab sensin hakiki biricik mürsit
Yönümü sana çevir yolumu sana getir
Ya Sabur!
Eyyub’a(as) sabri sen ögrettin
Eyyub’a(as) sabri sen verdin
Sen ki sabri için Eyyub’a(as) översin
Sensin Sabur asil sabreden sensin
Sabur sensin sabredenleri seversin
Sabrin öyle ki ben kuluna hilmin çok
Sabredersin ki cezalandirmak ta acelen yok
Sabrin var ki pisman olacaklara mühletin çok
Sabrin öyle ki sabretmeyenlere bile sabirsizligin yok
Sen ki bütün sabredenlerin sabir sebebisin
Muhabbetine mahzar olan sabilinden eyle beni
~ AMIN ~
Yorum (yok)
Yorum yaz!
26/1/2007 ·
Kıpırtısız bir boşluğa koyarsın alnını günde beş vakit. Secdenin alnını nereye değdirdiğinden habersizsin. Gösterişsiz bir yöne dönersin yüzünü; ışıktan yolları yoktur şehrin kıblesinin. Kıblenin yüreğini nereye götürdüğünü bilmiyorsun. Suskun bir duvarın dibinde oturur gibisin her tahiyyatta… Selâmının kimleri neşelendirdiğini tahmin edemiyorsun, aldığın selâmların sıcağını hissedemiyorsun. Adını bilmediğin bir deniz kıyısında yürür gibisin. Yüzünü görüyorsun sadece mavinin; derindeki incilerin pırıltısına dokunamıyorsun. Terazinin bu kefesindesin; varlığını inceltirken rükûlarda, karşı kefede neyi biriktirdiğini bilmiyorsun. Şimdilik hece hece tutunduğun duanın gölgesinin haber verdiği ışıktan nasibin pek az. Dudaklarını ıslatan abdest suyunun her bir damlasının dudaklarını hangi billur pınarlara değdirdiğini fark etmiyorsun.
Hüznünün kuytularından taşırdığın fısıltılarını dök seccadene…
Aynalarda aradığın avuntuları sök bakışının perçemlerinden..
Bulduğunu yitir bir tekbirin yankısında… De ki “ben buraya razı değilim!”
Yitiğini bul elini elin üzerine koymana fırsat veren vuslatın arefesinde.. De ki “ben sonsuzluğa adayım!”
Varı yok et secdenin yüzünde; benliğini sıfırın altına çek, varlığını sonsuzluğun başına taşı.
Yoğu var et niyetin fısıltısında; ettiklerinin değil niye/t ettiklerinin seni kurtardığını anla..
Diriyi öldür rükûların darağacında; teninden geç, bedenini yık dağ gibi..
Ölüyü dirilt dualarının burcunda; çağır günahın peltesinde dilsiz ettiğin ruhunu..
Umutlarını namazların ipeğine tane tane dizdiğini bil de sevin dostum. Namazın uçuruma atılmış en güzel gülündür senin. Namaz gülünün bin bahar olup içinde yankılandığını bil de sevin.
Bir namazı kaçırmış olmanın o hüznü yok mu? Hiç olmazsa onu al yedeğine? Sana müşfik bir vaize olsun…Pişmanlık değil midir bizi en çok büyüten? Yüzü yerde pişmanlıklarının kalbine attığı sızıları kaybetme lütfen.. Bu bize lazım.. Hep lazım.. İncelmiş duygularımızın izinde yürüyelim hep… İçimizdeki hüzün yol göstersin bize. Kırık kalbimiz, bükük boynumuz Rabbimizin rahmet dergâhına bitiştirsin secdemizi. Göz yaşlarımız rahmetin kucağına akıtsın yakarışlarımızı.
Çevreni temiz tut
Çevreni temizle. Namaza kalktığın zaman, yeryüzünün bütün gürültülerini sustur, işleri durdur, yollardan ayrıl, kenara çekil. Ruhunun yanına park et, kalbinin ahengsiz çırpınışlarına mola ver. Kapat kapıları; başkalarını alma içeri; dudaklarını kapat yalana, boş söze… Lüzumsuzlukları terk et, silkele üzerindeki şehrin görünmez tozlarını, cebinden boşalt sahte paraları, elini göğsüne sokup alıp verdiğin nefesi, kâinatın o en eşsiz, en görkemli ahengini farket.
Yüzünü fenaya çevirmekten, ümitsizliğin karanlıklarında tüketmekten, gözlerini harama bakmanın kirinden, dilini yalanı/yanlışı dillendirmekten, dudaklarını boş sözlerin tozundan yıka, temizle. Ellerini şerre alet olmaktan yıka. Başını şu fani dünyada Rabbinin aziz bir misafiri olma şerefiyle meshet. Topuklarla birlikte ayaklarını da dünyadan yıka; seni yükselteceğini sandığın şeyleri ayaklarının altından çek. Namazın eşiğinde doğrul yeniden. Orada En Sevgili’nin en çok sevdiği halde olduğunu hatırla. Orada En Sevgili’nin en çok sevildiği hale büründüğünü bil. Kâinatın sahibinden, kalbini kudret elinde evirip çeviren Rabbinin en sıcak, en taze aferinini alıyorsun şimdi. Duyuyor musun?
Bedenini pak eyle…
Bedenini, elbiseni, namaza durduğun yeri temizle. Güzel bir kokuyu koklar gibi bedeninden sıyrıl, teninden ruhuna taşın. Mevki ve makamını yansıtan her türlü elbiseyi çıkar üzerinden. Irkınla övünmeyi bırak, kavminden ayrıl, ülkeni terket, varsa, müdürlükten istifa et. Sadece seccadenin yöneldiği yere yönel; bulunduğun yerin ihtişamından sıyrıl. Sadece yüzünün döndüğü yerde ara itibarını, kalbini Kâbe’nin eteğine bırak. Kıbleyi bulduğunda, başka türlü endişelerden yüz çevir. Her yanını saran kaygıları, korkuları, hüzünleri, abdest suyunun alıp götürmesine izin ver. Dağılan gönlünü geri topla, uçurduğun huzuru geri çağır. Gamı sil göğsünden, dünyalıkları yıka elinden, benliğini düşür yakandan. Öylece temizlen….
Ayıplarını kapat..
Her mescide gelişinde “güzel elbiselerini giyerek gel” (el-A’râf, 7/31) Ne kadar örtünürsen örtün, kendini Rabbinden gizleyemezsin. O bilir içinin içindekini. O bilir niyetini. O bilir kendine sakladığını ve kendinden sakladığını. Başkalarına görünür olmak için kılma namazını. Başkalarının gözlerinden kaç. Başkalarının takdirinden uzaklaş. Niyetinin vadisine koy kalbini. Rabbe yöneldiğin köşe, kendini başkalarından gizlediğin yerdir. Rabbine yüzünü çevirdiğin seccade, kendi kendine kaldığın demdir.
Nedir avret, ne demek avret yerini örtmek? Göründüğün gibi olamadığın kadar ayıpların var, göründüğünden geri kalan her oluş avret yerindir senin. Şimdi herkesin takdirinden uzak, tüm vitrinlerin parıltısına küs, her türlü gösterinin uzağında, seccadenin kuytusunda iken, kendi kendine sarılmışken, elini elinin üstüne koyup kendini kuşatmışken, yüzünü fanilerden dönüp sonsuza çevirmişken, diz çöküp benliğini büyüklemekten vazgeçmişken, eğilip doğru olmaya azmetmişken, secdede varlığını sıfırlayıp kendini aşmışken, avret yerlerini ört; yani, kendine sakladığın, kendinden sakladığın eksiklerini, ayıplarını, kusurlarını, herkesten gizlediğin hallerini yok et, ört. Herkesin huzurunda hesap verecek, kimseden utanmayacak bir hâl elbisesine bürün.. İki yakanı bir araya getir; olduğun hali göründüğün hale yanaştır. Söküklerini dik sözlerinin, dilini kalbine yanaştır; dilinle söylediğini kalbinle de söyle. Dikiş tutmuyorsa şayet, söylenmeyi bırak, sus, kalbinden geçmeyeni diline değdirme…
Kalbini kıbleye bırak…
Kalbini çokluğun perçemlerinden kurtar… Seni dünyaya doğru çekiştiren cezbeleri düşür yakandan. Seni yokluğun kuyusuna çeken kaygılardan uzaklaş. Seni uzaklara savuran rüzgârları sustur. Ruhunu ayrılıkların uçurumuna sürükleyen hüzünleri sil. Dünün hüzünlerinden yüz çevir. Yarının korkularını unut. An’ın içinde var et kendini yeniden. Yüzünün her noktasına her an rahmetinin güneşini değdiren Yaradan, kutlu nazarında ağırlıyor seni. Tebessümlerinin en güzel en tatlı hediye olduğunu söyleyen En Sevgili, âşinası olduğun, sıcağını özlediğin yüzlere çeviriyor yüzünü. Her şeyin alçaldığı, her işin meyvesizleştiği, her yüzün kirlendiği bu çağda, kıble kalbinin adımlayacağı kırmızı halı gibi serildi önüne. Seni özel eyleyen, seni biricik bilen Rabbinin rızasına yönel. Şehrin telaşlarını, dünyanın çekip çekiştirmelerini, günübirlik sevdalarını kıblenin kırmızı halısına adım atar atmaz uzaklara at.
Kalıbını tuttuğun gibi, kalbini de tut kıblede. Her secdede Kâbe’ye değdir alnını. Yöneldiğinde, Kâbe’nin analık ettiği nurlu sütunun önünde ağırlanan aziz bir misafir bil kendini.
Senai Demirci …
Yorum (1)
Yorum yaz!
26/1/2007 ·
Sabah Namazi Vakit seher…
Ufukta günün kizil cicegi açmak üzere.
Vaktin rahmine sabahın nutfesi düştü az önce. Gecenin toprağında saklı ışıktan tohumlar baslarını uzatiyor.Şimdi hatırla ki, sen de bir zamanlar yokluğun karanlığında yitiktin.
Unutulmuşluk toprağına gömülü bir tohumdun.
Kimsenin adını bilmediği, hatırını saymadığı bir yetimdin. Hatırla ki, unutulmuşluğun toprağında Rabbin seni unutmadi. Rabbin seni sahipsiz de brakmadi.
Rabbin seni yokluk gecesinden varliginin ufkuna eristirdi.
Taze bir bahar gibi gün yüzüne çikardi bedenini. Ete kemige bürüdü ruhunu.Gülden tebessümler giydirdi yüzüne.
Simdi seher vakti. Göz kapaklarinin ardindan kaç. Gafletin gecesinden uyan. Aç gözlerini sehere.
Aç kalbini Rabbine. Uyan. Uyan, yan ve an seni hiç unutmayan Rabbini.
Günes ufukta yükselmeden, sen dualar ufkuna yüksel. Herkes unutsa bile seni unutmayan
Rabbini herkesin O’nu unuttugu anda ananlardan ol. Haydi kalk! Kalk ve miracina eslik et En Sevgilinin[asm].
Simdi sabah! Simdi sabah namazi vakti…
Öğle Namazı Vakit öğle…
Gün ortası Dünya telaşındasın. İşler yoğun. Yarım kalmış ne kadar iş var! Sanki sensiz yürümüyor hiçbir şey. Sanki sen olmasan işler hep yarım kalacak, belki hiç başlamayacak. Ne kadar çok vazgeçilmezin var! Ne kadar vazgeçilmezsin! Oysa dünya seni pek umursamıyor. Sessizce akıp gitmede sonsuz uzayda.. Telaşlarına inat uzakta bir kelebek yavaş yavaş kozasından çıkmada. Ötelerde bir insan son nefesini vermekte sessizce.. Bir bebek ilk kez gülümsemekte annesine…Vakit öğle… O kadar gürültü var ki ortalıkta.. Kalbinin sesini duyamıyorsun bile. Ruhunun sonsuza uzanan emellerine kör olmak üzeresin. Telaşların arasından sıyrıl, ruhuna yer ayır. Ebedî sükûnete hazırla kendini. Kalbini sonsuzluğa bitiştir.
Alnını secdeye değdir. Şimdi öğle namazı vakti!
İkindi Namazı Vakit ikindi…
Gün ihtiyarladı. Güneş solgun rengini bırakıyor güller üstüne. Zaman ırmağı ikindinin çağlayanından dökülüyor şimdi. Ayrılığı söylüyor hece hece. Hüzün renkli bulutlar sardı göğü. Güneşin saltanatı bitmek üzere. Zevale doğru akıyor ışıklar.Hatırla ki, sen de bir ömrün ikindisine yürüyorsun. Tenin soluyor. Gözlerinin feri çekiliyor. Yüzünü bu dünyadan çevirmeye hazırlıyorsun. Öbür kıyısındasın artık hayat nehrinin. Bundan sonra vaadi yok sana zamanın. Yokuş aşağı akıyor kalbin.Vakit ikindi. Kalbini kanatıyor kuru gül yaprakları. Tutunacak dal arıyor gibisin zamana karşı. Zamanın hükmü ağırlaşıyor üzerinde. Gün daha kısa geliyor artık. “Yemin olsun ki ikindi vaktine. Hüsrandadır insan.” Şimdi anlıyorsun. Çünkü, yokuş aşağı akıyorsun. Dalından kopuyorsun. Hoyrat bir rüzgâr artık zaman. Geriye kalan ancak iman.Şimdi ikindi vakti. Secdeye koy alnını. Eğil Zamanın Sahibinin önünde.
O’na konuş; dualarını fısılda. Sonsuzluğa tutun hece hece.
Akşam Namazı Vakit akşam…
Gün ölmek üzere. Güneş ışıklarını topluyor eşyanın üzerinden. Kızılca kıyameti kopuyor dünyanın.
Kara kefenini giyiniyor gün. Gülün rengi soluyor, eşyanın cezbesi yitiveriyor. Hatırla ki, senin de akşamın olacak bir gün. Ömrünün ışıkları solacak. Hayatının perdesi çekilecek. Senin de kıyametin kopacak.Şimdi akşam. Ölmeden önce bil öleceğini ki, yaşatıldığını farkedesin. Herkesin senden uzaklaşacağı ölüm anını hatırla ki, sen de şimdi herkesten ve her şeyden uzaklaşıp Rabbine yanaşasın. Seni sen yokken de bilen Rabbin, sen öldükten sonra da bilecek elbet.. Herkesin unuttuğu yerde seni bir O hatırlayacak.
Hatırını yalnız O bilecek. Sen de O’nu an şimdi.
Şimdi akşam namazı vakti…
Yatsi Namazi Vakit Yatsı…
Gün çoktan öldü. Günes isiklarini topladi. Gece hükmediyor âleme.
Günesin saltanati bitti. Isiklar tükendi ufuklarda. Renkler ellerini çekti esyadan.
Gül soldu, gün soldu. Göge yöneldi gözler.Hatirla ki, Sen de unutusun kara gecesine yuvarlanacaksin. Bir adin kalacak geriye. Bir mezar tasin hatirlayacak belki Seni. Belki o da unutacak.Simdi gece.. Sabaha çok var. Isik uzaklarda. Yoklugun gecesinde, adin bile unutulmusken,
kimden meded umarsin sor kendine? Kim Sana hayat vermisse, kurumus kemikleri toplayip dirilten de O elbette.
Söyle kendine. Söyle kendine ki, çoklarinin Seni unuttugu bu gece, Sen de herkesi unut,
O’nu hatirla. Söyle kendine ki, coklarinin isiklara kanip sahte renklerin kuyularina daldigi bu gece,
Rabbini an, Rabbine kan, Rabbine uyan.
Simdi yatsi zamani vakti.
:::senai demirci:::
Yorum (yok)
Yorum yaz!
9/1/2007 ·
Mutlaka bir cenazeye gitmişinizdir.
Ve o cenazede tabut ve tabutun üstünde bir yeşil örtü görmüşünüzdür.
O yeşil örtünün üzerinde sirma ile yazili bir ayet vardir.
O ayette şöyle Kuran kesinlikle "öleceksiniz" demez, ölümü "tadacaksınız der; kişi ölümü tattiği anda ölmüş olduğunu farketmez.
Kişi kendi bedenini yıkayanı ve çevresindekileri görür, bilir, tanır.
Kendi cenaze namazını kılanları, tabutun içinde ve üstü örtülü olmasına rağmen
görür, bilir ve tanır.
Mezardan uzaklaşanların ayak seslerini işitir.
Sonra kabirin içindeyken iki melek gelir.
Münker, Nekir adlarıiyla, maruf.
Ve ona bazı sualler sorar. O suallerinde cevabını verir.
-------------------------------------------------------------------------------------
Bir yerde bir koltukta oturuyorsunuz, çevrenizde de insanlar var.
O anda elinizi kaldırmak istiyorsunuz, kaldıramıyorsunuz.
Bir şey söylemek istiyorsunuz sesiniz çıkmıyor, bir anda paniğe düşüyorsunuz.
Dikkat edin. Aklınız, şuurunuz, idrakiniz, bütün duyularınız yerinde, dışarıda olup bitenleri görüyorsunuz.
Fakat beden bir anda yığılıp kalmış.
"Ölülerinizin yanında haykırıp, bağırıp, çagırmayın onlara eziyet edersiniz"
Çünkü; o zaten ölü değil!!
Derken alıyorlar bedeni koltuğun üstüne uzatıyorlar,törelerine göre getirip üstüne bir bıçak, bir çatal bir şeyler koyuyorlar.
Siz orda çevrenizde ağlaşanları seyredip duruyorsunuz.
Sonra alıyorlar sizi, götürüyorlar bir hamama sıcak bir yere,üstünüze suları döküyorlar, sizi evirip çeviriyorlar, siz ne kadar uğraşırsanız uğraşın, dışarıyla iletişim kurmaya "Ben yaşıyorum!" demeye diyemiyorsunuz.
Ama sizi yıkayanları görüyorsunuz, biliyorsunuz, tanıyorsunuz.
Tanıyorsunuz ama maddi dünyasıyla bağınız kopmuş.
Param diyorsunuz, işim diyorsunuz,koltuğum diyorsunuz, anam, karım, çocuğum diyorsunuz hiç!
Bunların hiç biri size ulaşamıyor. Ve bunlara dokunamıyorsunuz.
Ölümü tatma anındaki olayların bazı ana noktalarını vurgular.
Öyleyse ölüm denen olayın ne olduğunu bir an için hatırlayalım.
Şöyle anlatayım size ölümü;
Daha sonra sizi aliyorlar beyaz bir kefene sariyorlar, tahta bir sandiğin
içine koyuyorlar, üstünüzü kapatiyorlar ama o tahta sizin görüşünüze mani
olmuyor , Dışarida olanları seyrediyorsunuz.
Gözleri yaşlı, hüzünlü insanları görüyorsunuz
Sonra götürüyorlar bir musalla taşına koyuyorlar.
Hüzünlü an,çevrenizde aglıyorlar, haykırıyorlar.
Gözü yaşlı karınız, kocanız, çocugunuz, ananız,babanız, arkadaşlarınız, sevdikleriniz...
Ve siz bunları da seyrediyorsunuz...
Sonra sizi alıyorlar bir mezarın yanına getiriyorlar. Koyuyorlar toprağın
üzerine, mezar kazılıyor çevrenizde hüzünlü insanları görebiliyorsun.
Işte o anda hayatınızın en büyük paniği başlıyor.
Yaşamınızın en büyük paniğini o anda yaşıyorsunuz.
Çünkü; aklınız, şuurunuz,idrakiniz, bütün duygularınız sizinle beraber, yani siz o anda yaşıyorsunuz, fakat bedeni içinde bir örtüde ve o mezarın içine konacağınızı, üstünüze toprağın atılacağını, ve orada hapis kalacağınızı, görüp
hissediyorsunuz.
Hz.Ömer(r.a) soruyor; Ya Resulallah! Ben mezara konduğum zaman şu
andaki aklım,idrakim, duygularım, şuurum, aynen muhafaza olacak mi?
-Evet Ya Ömer! Aynen şu andaki aklın, idrakin, duygularınla varolacaksın.
Evet. Kişi o mezara gömülme anında hayatının en büyük paniğini yaşıyor.
Diri diri toprağa gömülüyor
Ve sizi en sevdiklerinizin elleriyle toprağa alıp o mezarın içine koyuyorlar, üstünüze toprağı atmaya başlıyorlar.
Tahtalar konuluyor veya beton taşlar konuluyor, dışarıyla ilginiz kesiliyor. Ama dişardaki sesleri duyuyorsunuz, toprağın içinde canlı canlı hapis kaldığınızı hissediyorsunuz.
Evet bedende bir olay yok o ana kadar ama, siz o toprağın içinde canlı canlı
hapissiniz.
Bağırmak, haykırmak istiyorsunuz; Beni buraya bırakmayın!,beni
buraya koymayın!, ben yaşıyorum!, canlıyım!, diriyim! Ben de sizin
kadar şuurluyum! AMA ILETİŞİM YOK !
Bunlara ulaşamıyorsunuz, ve sizi oraya bırakıyorlar, üstünüze topraği
kapatıyorlar, ışık kayboluyor, kapkaranlık bir mezarın içinde tek başınasınız...
Peygamberimiz(s.a.s) ş öyle diyor:" Kişi kabre konduğu zaman o panik içinde
öyle bir haykırışla haykırır ki; feryadı arşa kadar yükselir.
Fakat ne yazık ki insan kulağı o haykırışı işitemez."
Işte o panik anında düşünüyorsunuz ki, size dünyada iken söylenen; ölmek yok!, hayat devam ediyor!, öbür hayata kendini haziılamazsan pişman olursun! ikazları gelmişti, ulaşmıştı fakat bunları kaa'le almamıştın.
Artık mezardan geri dönüş yok.
Bitiyor,herşey son buluyor.
Ve orada gerçekten iki melek geliyor, size bazı sualler soruyor.
Siz o panik halinizle ne derece cevap verebiliyorsunuz, size ait olan bir olay..
Sonra aradan zaman geçiyor, mezarın içinde yılan, çıyan, köstebek, fare
kenarlardan çıkıyor geliyor sizin kaşınızı, gözünüzü, yanağınızı, ağzınızı,
burnunuzu, karnınızı, baharsaklarınızı yemeye başlıyor.
Ve siz mezarda kendi yeyinişi, bu hayvanlar tarafından parçalanışınızı
seyrediyorsunuz,hissediyorsunuz.
Evet fiziki bedeninize olan fiziksel bir azap size ulaşmıyor ama, kendinizi kabus görür şekilde düşünün, rüyada, yatakta...
Rüyanızda size gelen baskıları, birtakim hayvanların size verdiği zararı, veya bir uçurumdan düşüşünüzü bir bıçagin sizi kesişini,boğulmanızı, göğsünüze birinin oturup boğazınızı sıkmasını düşünün...
O anda fiziksel bir olay yok ama, sizin yaşadığınız kabus.
Işte mezarda öyle bir kabusun içine düşüyorsunuz ki, uyanma, geri dönme yolu yok. Ve böylesine başlayan bir ÖLÜM ÖTESI YAŞAM
Yani siz ölümün ne olduğunu tadıyorsunuz. Tadış sizde bir şey değiştirmiyor.
Herhangi bir şeyi tattığınız zaman nasıl şuurunuzda, idrakinizde bir değişme
olmuyorsa, sadece o şeyin ne olduğunu anlıyorsanız, "ölümü tatmak" demek bu
bedene kumanda edemez hale gelmeniz demek.
Bu bedene kumanda edemez hale geliyorsunuz, işte bu "ölümü tatmak" denen olay. Ama yaşamınız devam ederek gidiyor o kabirde...
Size sorsam, bir aynaya baktiğınız zaman ne görüyorsunuz? desem, hemen
vereceginiz cevap şu olur.
Aynaya baktığım zaman kendimi görürüm. Işte"aynaya baktığım zaman kendimi görürüm" cevabınız Peygamberi, Kuran'i, ve ölüm ötesi yaşamı inkardan başka bir şey değildir!
Eğer gördüğünüz aynada, sizin ben dediğiniz, kendim dediğiniz yapı ise bu
beden belli bir seneler sonra toprak altında çürüyüp yokolacak ve bu hesaba
göre sizinde yokolmanız gerekecektir.
Ama siz toprak altında Peygamberin bildirdiği bir şekilde yaşayacaksiniz.
Bu beden çürüyüp yokolmasına rağmen demek ki aynada ben dediğiniz, kendim dediğiniz şeyi görmüyorsunuz. Siz bir beden görüyorsunuz.
Sokakta bir araba görüyorsunuz, yaklaşıyorsunuz cama tıklıyorsunuz, cam
açılıyor içerde bir adam, direksiyona yapışmıs "Kimsin sen?"diyorsun. "Ben
1956 modeli Chevrolet'im " diyor. Adama bakarsınız gülersiniz,kafayı üşütmüs
zavallı dersiniz. "Sen Chevrolet değilsin kardeşim, sen insansın, arabanın
direksiyonunda oturuyorsun, bir süre sonra da direksiyondan kalkıp arabadan
çikarsın! " dersiniz.
Adam size"Hayır öyle şey yok, herkes bana böyle dedi,herkes de bana böyle diyor, ben otomobilim" cevabını veriyorsa artik siz ona daha fazla bir şey söylemezsiniz. "Zavallı, Allah selamet versin" der geçersiniz.
Işte bugün birtakım insanlar, ben 56 doğumlu bilmem kimim, ben 48
doğumlu bilmem kimim, ben 38 doğumlu bilmem kimim diyorsa o 56 model
Chevrolet'im diyen şoförden farkı yoktur.
Siz belli bir süre için bu bedenle birlikte varolan, fakat bir süre sonra bu bedeni terkedip, bedensiz olarak yaşamına devam edecek bir varlıksınız.
Işte din dediğimiz olgu burdan ileri geliyor, şu anda her ne kadar bu nedenle bu madde dünyasında yer alıyorsanız da, belli bir süre sonra , bu madde dünyasıyla tüm ilişkiniz kesilecek, paranız, koltuğunuz, karınız, kocanız,çoluğunuz-çocuğunuz,ananız, babanız v.s tümü geride kalacak, tek
başinıza yepyeni bir hayata geçeceksiniz.
Eğer o hayatın şartlarına göre kendinizi hazırlayamadıysanız, hazırlama
gereği duymadıysanız, siz ne olursa olsun o ortamda çok büyük bir sıkıntıya,
azaba düşeceksiniz.
Ergeç denize düşecek olan insan yüzme öğrenmek mecburiyetindedir.
Yüzmeyi öğrenmediyse, o denizin içinde boğulur.
Bunun başka yolu yoktur.Ben dünyada böyle bir insandım, şöyle bir
insandım, şunu yaptim, bunu yaptim.
Sen dünyada nasil bir insan olursan ol, eğer yüzmeyi öğrenmediysen, denize düşünce bogulursun.
Sen eger gideceğin ölüm ötesi aleme gereken bir biçimde hazırlanmadıysan, o alemde yer alacak olan ruh bedenini gerektiği bir biçimde, gereken enerjiyle güçlenmediysen, ne olursan ol o alemin batağinda B-O-Ğ-U-L-U-R-S-U-N
E canım ben Peygambere inanıyorum, Allah'a inanıyorum ama gerektiği gibi
hazırlanamıyorum. Lütfen Aldatmayalım kendimizi, mantığımzı çalıştıralım,
beyni çalıstıralım gerçekçi düşünelim . Halimizi gemideki adama benzemesin .
Peygamber sana diyor ki;"Eğer benim dediklerimi anlayğp idrak edemiyorsan,
bana hiç olmazsa inan, ölüm ötesinde böyle bir yaşam var, o yaşamın
şartlarına göre tedbir alarak kendini kurtar.
Sen diyorsun ki;"Ben sana inanıyorum" Sonra bildiğin gibi yaşıyorsun. Peygambere inanmaktan gaye,Peygamberin dediğini anlayıp idrak etmek, ve o bildirdiği tehlikeye karşı gereken tedbirleri almaktir.Sen ona gerektigi gibi kulak vermiyor, dediklerini anlamiyor, gereken tedbirleri almıyorsan, ne kadar
"inanıyorum, onu çok seviyorum" dersen de, o gittiğin ortamda içine düşeceğin
azaptan kendini kurtaramazsın.Ona inanmaktan murat, onun önerdiği bir
biçimde gereken tedbirleri almaktır. Peygamberin senin inanmana ihtiyacı yok
ki... Sen ya geleceği idrak edip, gereken tedbiri alarak kendini kurtaracaksın
veyahutta es geçeceksin. Gittiğin ortama gereken bir biçimde hazırlanmadığın
içinde mahvolacaksın! Diri diri kabire gömülüp, orada canli canli o azabi çekeceksin seneler ve seneler boyu.
Bulunduğun yerden bir başka yere 1-2 haftalığına gezmeye gitmeye
kalkıyorsun, 6 ay evvelinden hazırlık yapıyorsun, oranın şartlarını öğreniyorsun, ne götüreyim, ne getireyim, yanıma ne alayım, orda
nerede kalayım diye onu araştırıyorsun.
Ömür boyu, sonsuz yaşayacağın bir ortama gideceksin bir daha geri
dönüş yok,oranın şartlarını araştırma gereği duymuyorsun. Ondan sonra
akıllıyım diyegeçiniyorsun. Bu mu aklın...Hazırlanma kabul ama, evvela oranın ne olduğunu öğren ondan sonra hazırlanma, bilmediğin birseye nasil tedbir alirsin veye nasil tedbir almama geregini duyarsin.
Senin garanti senedin mi var? Şu kadar sene yaşayacağına dair.?
Bir damarındaki tıkanma, bir kalp krizi, bir beyin kanaması senin bir anda
kaç yaşında olursan ol hayatının sonudur. O andan itibaren sana ne karın,ne
paran,ne kocan,ne anan,ne baban, ne bir başkası fayda edecek.
Peki o ölüm denen olayla birlikte başlayacak olan ölüm ötesi yaşama
hazırlanmadıysan seni kim kurtaracak, ne kurtaracak.
Allah kerim canım, yukarida ALLAH var canım nasil olsa kurtarır deyip kendizmizi aldatmayalım. Lütfen bıraklım bu sonsuz aldatmacayı...
Yoksa vay halimize........
Yorum (yok)
Yorum yaz!
25/12/2006 ·
EY İNSAN
Sen kimsin? Seni kim, nasıl ve neden yarattı?
Adına dünya denilen, bu meydana niçin gönderildin ?
Sen ki, bu kadar özenle yaratılmış; görme, konuşabilme, düşünebilme.duyabilme ve sezebilme gibi kabiliyetlerle donatılmış, akıllı iyiyi ve kötüyü ayırt ederek, iyiye yönelebilme özelliklerine sahip, iç içe duygular taşıyan bir varlıksın ...
Bir düşün ve aynanın önüne otur... Bak ne mükemmel yaratılmışsın. Kendinde bir eksiklik veya fazlalık bulabilecek misin ? Sen insan olarak mükemmel bir şekilde yaratılmışsın. Peki, bu mükemmelliği kabul ettikten sonra, bu eseri yaratanı merak etmeyecek misin? Düşün ki bu eser yaratılıp, başı boş bırakılmamış. Hayatımın ve neslinin devamı ve refahı için, çeşitli kabiliyetler verilmiş, her türlü tasarrufu sana bırakılmış, bu meziyetlerini dilediğinde iyi, dilediğinde kötü yolda kullanabilirsin...
Peki, sen bütün bu nimet ve imkanlarla donatıldıktan sonra, kısacık ömrünü, geçici bir takım hevesler uğruna mı harcayacaksın ? Unutma ki, bunların hepsi geçicidir. Çok güvendiğin sıhhatini bir gün kaybedecek, öğündüğün servetini yitireceksin. Makam ve rütben elinden alınacak, şöhretin yok olup gidecek, evlat ve ailen seni terk ederek, iki metre beyaz kefene bürünüp,bürünüp, yaptığın iyi veya kötü amellerle, yaratıcına döneceksin.
Evet bizi yok iken yaratan ve yaşatan !... Düşün bir kere hayata gelmeden önce neredeydik ? Evvelimiz bir damla su değil mi? Yoktuk var edildik. Yaratıldık ve yaşatılıyoruz. Evet yaşatan ve yaratan var. Ben insan olarak beni yaratanı ve yaşatanı tanımalıyım. O'na teşekkür-etmeliyim ve ona minnettar olmalıyım. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatır vardır diyen bir insan olarak, beni yaratan ve yaşatanı, tanımalıyım. Diyeceksin ki tanıyorum... Hayır tanımıyorsun... Hatta bir futbolcuyu, bir takımı, bir partiyi, bir artisti tanıdığın kadar. Öyle değil mi ? Eğer tanıyorum diyorsan, seni yoktan var edeni sıfat ve isimleri ile biliyor musun? Öyle ise, kendine gelmelisin ve düşünmelisin. Nefsini, yani kendini bilmeyen, Rab-bini bilmez. Fakat düşünmeye zamanın var mı? Seni öyle meşgul etmişler'ki, sabah kalkar işine gidersin, yahut ev işleri yaparsın, akşama kadar çalışırsın akşam televizyonun karşısında zaman öldürür, hafta sonunda da bir meşguliyet bulursun ve hayat böyle geçer, gider...
Şimdiye kadar geçmedi mi? Kaç yaşındasın? Bu kadar hayat nasıl geçti ise, bundan sonra da geçecektir. Ama şunu unutma ki, senin bu meşgul olduğun şeylerden daha önemli bir gayen olmalı... Malum her şeyin bir gayesi var. Bir hayvan, aklı olmadığı halde kendine verilen vazifeyi yapıyor. Öyle değil mi?
Bir koyun, artık beni kesmeyin benim etimi yemeyin diyor mu? Hayır! Yalnız koyun değil
kainatta her şey sana hizmet veriyor. Eğer aklını kullanıp düşünürsen, görürsün ki güneş senin için doğuyor, gece senin için oluyor,-yağmur senin için yağıyor, her şey, her şey... Peki sen... sen niçin varsın? Niye yaşıyorsun, gayen ne?
Düşün! ama düşünmek, çok zor bir olay, zor olduğu kadar da önemli...
Senin düşünmemen için", neler sarfediliyor bir bilgen. Zaten, seni meşgul etmeseler, seni sömürenler, saltanatlarını sürdürebilirler mi? Hayır, seni düşündürmemeleri lazım, seni oyalamaları lazım, seni oyalıyorlar değil mi?
Sen geçim sıkıntısını düşünüyorsun. Bu hafta maçlar nasıl olacak, takımım yenecek mi, yenilecek mi? Televizyon karşısında, stadyumlarda meyhanelerde, birahanelerde elbette düşünmezsin. Ama bütün bu tuzaklara rağmen düşünmelisin, kendine gelmelisin. Seni yaratanı tanıyıp O'nun isteği gibi olmalısın. Çünkü bu dünya denilen yere bir daha gelmeyeceksin...
Nerede ataların, nerede aramızda daha dün yaşarken bugün ölenler. Nereye gittiler? Sen de öleceksin, onların gittiği yere sen de gideceksin. Bir karış Toprağa yapa yalnız sende gireceksin. Peki niye geldin niye yaşıyorsun. Eğer mal, mülk, Çalışmak, makam, rütbe, şan, şöhret sahibi olmak asıl gaye ise, hepsi de burada kalıyor, Demek bunlar asıl gaye değil... İyi düşün, bu dünyaya gelmek nasıl elinde değilse gitmek de elinde değil. Öyle ise niye yaşıyorsun? Asıl gayeni bilmelisin. Çünkü, bu dünyaya bir daha gelmeyeceksin. Yaşadığın, kısa bir hayat, ama çok önemli bir hayat. Bu kısa hayatı yaşarken ya ebedi, sonsuz, mükemmel bir hayatı kazanacaksın ya da ebediyyen yanacaksın. Yanlış duymadın YANACAKSIN.
Evet bir sigara ateşine tahammül edemeyen sen zayıf insan, ebedi bir ateş... O'nun için iyice düşünmelisin. Kendine ve kainata bakmalısın. Herşeyin ne kadar düzenli .ve disiplinli olduğunu görecek ve kusur bulamayacaksın. Bu Kur'an ayetlerini kainata bakarak yavaş yavaş oku ve düşün: "Yedi göğü kat kata yaratan O'dur. O, rah-man'ın yarattığında hiç bir düzensizlik göremezsin. Haydi çevir gözü (semaya) görebilir misin bir çatlak" (Mülk: 3)
"Göklerde ve yerde (Allah'ın birliğine, Kudretine ve azametine delalet eden) ne kadar alamet var ki, insanlar üzerlerinden geçerler de bundan ibret almayıp da yüz. çevirirler" (Yusuf: 105)
"Geceyi - gündüzü, güneşi ve Ay'ı, sizin hizmetinize O bağladı. Bütün yıldızlar da, O'nun emrine bağlıdırlar. Elbette bunların her birinde alklını başına alıp, düşünen bir topluluk için, bir çok alametler vardır" (Nâhl;12)
Yorum (yok)
Yorum yaz!
14/12/2006 ·
Rabbim,
Bir insanı koy kalbime, ama o insan Senin de sevdiğin bir insan olsun. Ve beni öyle bir insana sevdir ki, o insanın kalbinde Sen olasın ki, ben o insanın kalbinde seni bulayım. Beni öyle bir insanla buluştur ki benden önce onunla buluşmuş olan Sen olasın. Onunla el ele tutuştuğumda ikimizin elinin üstünde Senin elin olsun. Bana öyle gözler göster ki ben o gözlerden sana bakayım. Bana öyle bir sevgili ver ki bakışı cennete açılan iki pencere olsun. Onunla öyle bir yolda yürüyelim ki kılavuzumuz Sen olasın ey Rabbim. Öyle bir sevgili ver ki bana ona sarıldığımda kainat bize bakıp bir birine sarılsın. Bize öyle bir sevgili ver ki Rabbim, Sevgimizden Muhammed (sav) sevinsin.
Ey Yücelerden Yüce Rabbim! Bütün mal ve mansıp sahipleri kapılarını sürmelediler. Sen’in yüce dergahının kapısı ise asla kapanmaz
ve dilekte bulunanlara her zaman açıktır. Ya Rabbî, Ya İlahî! Yıldızlar gaybûbet âlemine, gözler de uykuya daldılar. Sen ise, ey Rabbim,
Hayy’sın, Kayyûm’sun; uykudan, uyuklamadan sonsuz defa münezzeh ve müberrâsın. Ya Rab! Gece, karanlığıyla mevcûdâtın üzerini örtünce döşekler de seriliverdi ve sevenler sevdikleriyle başbaşa kaldılar. Sen, Sen’in yolunda, Sana ulaşma istikametinde cehd ü gayret içinde bulunanların biricik sevgilisi, (benim gibi) yalnızlık gurbetine maruz kalanların da yegane enîsisin!Ya İlâhî! Ulu dergâhına
sığınan bu kimsesiz kulunu kapından kovacak olursan ben gidip hangi kapıya iltica edebilirim ki! İlâhî! Yakınlığından mahrum edersen
beni, o zaman ben kimin yakınlığını umabilirim ki! İlâhî! Şayet Sen bana azap etmeyi murad buyurursan, ben biliyorum ki,
cezalandırılmaya fazlasıyla müstehakım! Fakat affınla sarıp sarmalarsan, o da Sen’in lütfun ve keremindir. Ya Seyyidî, ya İlâhî! Marifet
erbabı kulların Sen’i bulduklarında Sen’den başka ne varsa hepsinden yüz çevirmişlerdir. Salih kulların Sen’in fazlınla necâta ermişlerdir.
Taksîratı pek çok günahkarlar da "Tevbe, ya Rabbi!" deyip yine Senin kapına yönelmişlerdir.
Ey affı güzel Rabbim! Ne olur, affının serinliğini ve marifetinin halâvetini benim ruhuma da duyur ve beni onlarla doyur! Her ne kadar ben bunlara lâyık olmasam bile, haşyetle önünde iki büklüm olup ikâbından sakınılmaya lâyık olan da, mücrimlerin günahlarını bağışlama
şanına yaraşan da yalnız Sen’sin! (amin)
Yorum (yok)
Yorum yaz!
13/12/2006 ·
| Âşık mısınız, yoksa hasta mısınız? |
| Leyla ve Mecnunların, Kerem ve Aslıların çağı geçti mi? Ucu ölüme varan takıntılı aşk vakaları gerçek aşk mı, tedavi gerektiren bir hastalık mı? İki psikolog tutkulu aşkın sınırlarını çizdi |
|
| |
Karşı cinse yönelik aşk, zannedildiği kadar masum değil. “Ya benimsin, ya toprağın” veya “Ölürüm de seni kimselere yar etmem” gibi ifadelerle dışa vurulan ‘takıntılı’ aşklar ise hiç değil. Karşılıksız aşklar, özellikle ergenlik çağındaki gençlerde psikiyatrik rahatsızlıklara davetiye çıkarıyor. Bu rahatsızlıklar da istenmeyen olay ve travmalara sebebiyet veriyor. Anne babalar, ‘unut gitsin’ veya ‘gençlikte olur böyle şeyler’ sözleriyle geçiştirmeye çalıştıkları durumun vahametini çoğu zaman ya fark edemiyor ya da fark ettiğinde iş işten geçmiş oluyor. Depresif yetişkinler, bitmesini kabullenemedikleri aşk sonrasında, kendilerine ve ilgi duydukları kişiye de hayatı zehir edebiliyor.
ÂŞIK OL HER FIRSATTA!
Aşkın takıntısı belli bir sınırda kalmışsa zarar sadece yaşayana; ama bu sınırı aşmışsa aileler, yakın arkadaşlar ve hatta çevre de fazlasıyla nasipleniyor bu huzursuzluktan. Tıpkı 1996 Ekim’inde Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanlığının önünde vuku bulan cinayetteki gibi. Olay sonrasında paronoid şizofren teşhisi konulan Şefik Dağaçar, aşkına karşılık vermeyen fakültenin üçüncü sınıf öğrencisi 19 yaşındaki Seval Erdoğan’ı katletmişti. Dağaçar, bir yıllık tedavinin akabinde yeniden topluma karışmıştı.
Türk televizyonlarının âdeta ‘geçim kapısı’ haline gelen dizilerin yanı sıra kolay yoldan köşeyi dönmek isteyen ‘yıldız’ adaylarını bir buğday tanesi gibi öğüten müzik sektörünün ana teması da aşk. Lakin son yıllardaki eğilim ‘imkânsız aşk’tan yana. Sürekli bu tür aşk hikâyeleri pompalanıyor medya yoluyla. ‘Yasak aşk’ kurguları da bolca serpiştiriliyor dram sosuyla birlikte. “Kadın da aldatabilir, erkek de” zihniyetiyle sosyal zemin sürekli cilalandığı için bu gidişata dur diyecek gür bir sadâ çıkmıyor, sağduyulu sesler ise boğuluyor.
Ortaöğrenim çağındaki çocuklar bile ‘her fırsatta âşık ol’ dürtüsünün etkisinde. Olamazsa bir şeyler eksik kalacak sanki! Belki de beceriksiz, asosyal yaftası yiyecek. Sadece televole programları, diziler ve sosyetik mekânlar değil; artık okul koridorları da eks-aşk (eski aşk, önceki aşk) muhabbetleriyle inliyor. Bir ‘topkek’ine iddiaya girilen aşk oyunları cirit atıyor maalesef. 25 Mayıs’ta Samsun’da meydana gelen eks-aşk cinayeti, belleklerdeki tazeliğini hâlâ koruyor. 17 yaşındaki A.A.’nın, kız arkadaşını kastederek ‘Şimdi benim artığımla çıkıyor’ dediği Cihan Semizoğlu ve yanındaki arkadaşı Ahmet Genç’e kurşun yağdırarak ölümlerine sebep olmasının müsebbibi kim acaba? Bu çocukların hepsi de lise öğrencisiydi.
TAKINTILI AŞKIN TEDAVİSİ VAR
İzmir ve Samsun’daki vakalar yalnızca birer sembol. Diğer yandan toplumun her kesimi, her gün yasak aşk trajedileriyle sarsılıyor. Bu gayrimeşru olayların boyutu, bir annenin yasak ilişkisine şahit olan öz evladını katletme caniliğine kadar vardı. Medyanın mühim bir kesimi ise hem suçlu, hem güçlü. “Karşı cinsi tavlamanın altın metotlarını” göstere göstere lanse edenler, sorumlulukları hiç yokmuşçasına her defasında vuruyorlar abalıya. Aşkın gözü kör; ama dünyevî aşkı “her şey” olarak gösteren medyamızın da birçok kez aynı durumda olması düşündürücü. Mazhar Fuat Özkan üçlüsünün “Leyla’dan geçme faslındayız, Mevla’yı bulma yollarında / Majörler tükendi, minörlere yolculuk” diye ifade ettiği ‘ilahi aşk’ konusunda da kamuoyunda büyük bir körlük var.
Aşılamayan, bitmesine alışılamayan ve hayatı tersyüz eden aşk, terapi ve tedaviye muhtaç derecede ciddi bir hastalık aslında. Psikiyatri Uzmanı Funda Güdücü Sağır ve Uzman Psikolog Zehra Erol, yıllardır, ‘takıntılı aşk’ rahatsızlığı içindeki hastaların tedavisiyle meşgul. Tecrübelerini kısa bir süre önce ‘Takıntılı Aşklar’ adıyla kitaplaştırdılar. Sağır ve Erol ile aşkın vücut kimyamızı nasıl etkilediğini ve bunun sonuçlarını konuştuk. Basit, saf ve masum bir olay şeklinde algılanan aşkta gizlenen ‘sinsi tehlikeleri’ okuyunca bir hayli irkileceksiniz.
-Aşk, çok güçlü bir duygu. Hiç tanımadığı bir kişiye ilk görüşte vurularak bağlanmanın, onu her şeyiyle kabul edip hiçbir özelliğini dikkate almamanın alt yapısında ne var?
Funda Güdücü Sağır (FGS): Aşk sosyal bir olay. Bütün sosyal olaylardaki gibi psikolojik, kültürel ve kimyasal boyutu var. Kişinin yetiştiği ortam, çocukluktan itibaren aldığı ve öğrendiği davranış kalıpları, bunlarla beraber kendi kişililik özelliklerinin getirdiği bazı davranış biçimleri ve beyin kimyasalları hepsi yoğrularak aşk dediğimiz olgu ortaya çıkıyor. Çok yönlü bakmak gerekiyor aşka. Bu arada, beyindeki serotonin ve dopamin kimyasallarının ne derece etkin oldukları konusunda halen araştırmalar devam ediyor.
-Serotonin maddesinin azlığı ya da çokluğu neyi sağlıyor?
FGS: Serotonin halk tarafından mutluluk hormonu olarak bilinir. Ama diğer kimyasallarla birlikte aktivitesi önemlidir. Böylece davranış kalıpları ortaya çıkar. Serotonin kişinin olayları olumlu değerlendirmesini sağlar, depresyondan koruyucu bir maddedir. Âşıkken serotonin maddesinin azaldığı gözlenir. Kişi mutluluk algılarken bu madde azalır. Dopamin ise artar. Dopamin kişiye heyecan verir, aşka yönelik motivasyonunu artırır.
-Bu maddelerdeki dengeye göre daha fazla âşık olma veya böyle konulara fazla zaman ayırmama gibi durumlar gözlenebilir mi?
FGS: Gözlenebilir. Dopamin çok arttığında motivasyon sağlar, davranışa yönelik hareketi canlandırır. Mesela bir alkolik, sürekli alkol arama peşindedir. Bu dopamin artışıyla paraleldir. Bağımlılığa sebep olur.
-Bu kimyasal durum ile kişinin cinsel dürtüleri arasında da bir ilişki var mı? Aşk bazılarına göre cinsel temelli, bazılarına göre ise duygusal….
FGS: Erkekler ve kadınların aşkı algılayışı farklı. Kadınların duygusal değerlendirmesi daha yoğun. Kadınların daha fazla kelime üretmesi, bu duygusal alanda ortaya çıkmaktadır.
BAĞIMLI ÂŞIKLAR, KOPAMIYOR
-Erkeklerin aşkında cinsellik, kadınlarınkinde ise duygusallık daha çok önde öyle mi?
FGS: Tabii tabii.
Zehra Erol (ZE): Bir şey ekleyebiliriz. Kadınlarda sevmekten çok sevilme ihtiyacı ön planda. Bu nedenle daha fazla bağımlı ilişki yaşıyorlar. Sevgi, ilgi ve destek görme ihtiyaçları daha fazla. Bunu aldıkları kişilerle ilişki kurmak ve devam ettirmek kendinden mutlu olmayı da getiriyor bayanlarda.
FGS: Testosteron, cinsel aktiviteyi en çok tetikleyen hormondur. Erkeklerin cinsel aktiviteye yönelik duygusal davranışları daha fazla.
-Kişi aynı anda birden fazla kişiye âşık olabilir mi normal şartlarda?
FGS: Bu davranış kalıbının altında başka şeyler vardır bence. Davranış bozuklukları da olabilir, kişilik özellikleri de. Bağımlı kişiliklerde mesela bir ilişkiyi bitirir bitirmez arkasından başka bir ilişkiyi arar kişi. Arada boşluk bırakmak istemez. Birinde elde edemediği ilgiyi başkasında elde edebilir.
TAKINTILI AŞK BAŞKA BİR SÜREÇ
ZE: Çocuk küçükken anne ile güvenli bir ilişki kurmak ister. Yedirilirken, altı bezlenirken vs. güvenli bir dünyada olduğu ve sevildiğine dair inançlar gelişir. Fakat anne ile kurulan bağ çok iyi olmadığında güvenli bağlanma olmaz. Anne uzaklaştığında kaygı yaşar. Yurtdışında yapılan çalışmaların büyük çoğunluğunda çocuğun davranışlarıyla, romantik davranışlar arasında paralellik bulunmuş. Bağımlılığa eğilimli kişiler, annelik bağı ilişkilerini yetişkinlikte de kurmaya çalışıyor. Kişi güvenli bağlanamamışsa çocuğunkine benzer davranışlar gösteriyor. Ayrılma döneminde karşıdaki kişiyi kaybettiğinde aşırı ağlama, öfke nöbetleri görülüyor. Çünkü güven ve bağlanma ihtiyacı tatmin edilmemiştir. Başka kişiye yöneldiği zaman rahatlıyor, yönelemediği zaman o kişiden kopuş da çok zor oluyor.
-Aşkın bir süreç sonucunda oluşanı; bir de ilk görüşte olanı var. İkisi arasındaki fark nedir? Takıntı hangisinde daha yoğun?
ZE: İkincisinde, kendi zihninizdeki şekle göre karşınızda ideal erkek ya da bayan vardır. Erkek ideal özelliklerden birini gördüğünde diğerleri varmış gibi algılıyor. Ama ilkinde bir özelliğini beğeniyor, o özellik üzerine gidiyor. Takıntılı aşk ise farklı bir süreç. İlk görüşte aşkta da olabilir, sürekli görerek bağlandığı aşkta da. Takıntı, o aşkın bittiğini kabullenemeyip, tek taraflı devam ettirmek. Baştan beri kabul edilmeyen bir aşk ise platonik aşk kategorisine girer. Başlayıp bitmiş bir aşkta, her reddedilme sonrasında karşı tarafa daha çok sarılmak ise bambaşka bir vaka.
-‘Ölürüm de seni kimseye yar etmem’ noktasına mı geliyor.
FGS: Ha evet. Güzel ifadeler.
AŞKIN TEHLİKE SINIRI
-Platonik aşk ile seni kimselere yar etmem noktası arasındaki çizgi nerededir?
FGS: Kendi içinde yaşıyor olması, karşı tarafın bundan çoğu kez haberi bile olmaması platonik. Peşinde koşuyordur, takip ediyordur, çoğu kez karşı taraf bundan habersizdir. Karşılık da vermiyordur.
-Aşkın takıntıya dönüşmesinde kişideki başka psikiyatrik ya da psikolojik bozuklukların etkisi var mı? FGS: Büyük bir kısmında var. Depresyonda, özellikle takıntılı aşklarla karşılaşırız. Çünkü ya acılardan, hüzünlerden uzak tutar, veyahut da onu bir yaşam amacı şeklinde devam ettirip depresyonun diğer yönlerini görmeyebilir. Veya zaten başlı başına takıntılı kişilik (obsesif) özellikleri vardır. Ve tuttuğu dalı sürekli sallayan bir kişidir. Yine psikotik bozukluk yaşayan, realist değerlendirme yapamayan hastalar vardır. Karşısındakini pes ettirecek, hayatından bezdirecek seviyede rahatsız etmeye başlar. Artık o, takıntılı aşk olmaktan çıkıp normal sınırdan uzaklaşan obsesif aşklara girer.
-Peki normalden uzaklaşmanın sınırı nedir?
FGS: Normal sınıra yakın takıntılı aşklar ve bir de normal sınırı aşan takıntılı aşklar var. Normal sınırdaki kişi bu aşkı içinde yaşıyordur; ama hayatını da devam ettiriyordur. Bir başkasını sevemiyordur, başkasına ilgi duyamıyordur. Sürekli kafasında o vardır. Ara ara hayatına başkaları giriyor; ama öncekinin yerini tutamıyordur. Bu, normal sınırda. Ama bu durum işlevselliğini bozmaya başladıysa artık işini gücünü bırakıp bu aşkla uğraşır hale geldiyse, diyelim ki sizin istememenize rağmen sürekli kapınızda yatıp kalkan birisi var, işine gücüne gitmiyor, başkalarını da rahatsız ediyor, tehditler başlıyor, mahkemelere düşülüyor, peşine dedektif takılıyor vs.
AŞK EĞİTİMİNDE İKNA VE İLETİŞİM
-Bu kişinin yaptıklarının artık karşısındakine duyduğu aşktan kaynaklandığını söyleyemeyiz değil mi?
FGS: Bu patolojik bir durum.
ZE: Buradaki esas problem şu. Depresyon ve takıntılı aşk beraber olabiliyor. Bu durumda geçmiş hayatındaki birtakım faktörlerin hepsi etkili. Sürekli arayıp rahatsız etme, kopmak istememe, ‘hayır’ı dinlememe, bunun sorumluluğunu sadece karşısındakine yükleme en sık gördüğümüz davranış bozukluğu.
- Peki aşkın takıntıya dönüşmesi kişide bazı psikiyatrik rahatsızlıkları tetikleyebilir mi? Mesela zaten şizofreni potansiyeli bulunan bir kişide böyle bir aşk, hastalığın tetikleyicisi olabilir mi?
FGS: Tabi, bize de sıklıkla geliyor böyle vakalar. Bu vakalarda gerçeği görememenin sebebini bulmak için başa döndüğümüzde aşkı görebiliyoruz sıklıkla.
-Psikotik kişiler aşkın bitişinde başka şeyler arıyor herhalde. Ege İletişim’de yıllar önce bir şizofren sevdiği kızı okulda vurmuştu.
Z.E: Biliyorum bu olayı.
FGS: Onun değişmez bir hezeyanı haline gelmiş. Onunla yaşıyor.
ZE: Aslında o tür durumlarda aile, bu tür rahatsızlıkları değersiz kılabiliyor, onu aşkın yıktığını düşünüyor. Âşık oldu da böyle oldu. Unutur gider, düzelir vs.
-Toplumda bu konuda oluşan kültürel yanılgıları açabilir miyiz biraz daha? Aileler çocuklarına bu konuda nasıl yaklaşmalı? Ya da neler yanlış aktarılıyor?
ZE: Mesela en çok ‘unut gitsin’, ‘nasıl olsa unutursun’, ‘hepimiz bunu yaşadık’ gibi söylemleri görüyoruz. Çocuk konuşmaya başladığı zaman hemen bu tarz yaklaşımlara giriliyor. Tam olarak dinlemediğinizde çocuğunuzdaki davranış bozukluklarını, değişikliklerini göremezsiniz. Sadece âşık olmak üzerinden değerlendirirseniz, birçok noktayı kaçırırsınız. Onun için önce dinleyip anlamaya çalışmak, hemen yargılamamak gerekiyor.
Toplumda genel olarak şöyle bir inanış var: Âşık olan kişiler bu duygularını kontrol edemez. Örneğin çocuk uygunsuz bir kişiye âşık da olabilir. Problem karşınızdakinde değil sadece sizdedir. O durumda da yardım almanız gerekir. Bu durumda ebeveynler, yanlış yapan evlatlarını iyi dinlemeli. Niçin kopamadığını, uzaklaşamadığını anlamaya gayret göstermeli. Ona yardım etmeli. O kişi kötü biri demek kâfi değil. Sağlıklı bir iletişim kurulmalı.
-Takıntılı âşıklar kendilerini daha çok nasıl avutmaya çalışıyorlar? Ne gibi yanlış alışkanlıklara sapıyorlar?
FGS: En sık hanımlarda görüyoruz. Aşk biterken başka bir aşka geçmeye çalışıyorlar. Acıyı ve yası yaşamadan. Yas süreci önemlidir. Bir yakınınızı kaybettiğinizde bir süre acısını yaşamanız gerekiyor. Bir başka ilişkiye daha sağlıklı geçebilmek için de buna ihtiyaç var. Anında yerine bir başkasını koymak problemi çözmez.
-Kişi unutmak için neler yapmalı?
FGS: Mutlaka bir sosyal yaşantısı olmalı kişinin. Hayatındaki tek sosyallik o aşkı ise zaten problem var demektir. Bittiği zaman boşlukta kalır. Aynen ölümlerde olduğu gibi...
ZE: Acıyı yaşamak istedikleri için takıntılı aşk devam ediyor. Sürekli aramak, görüşmeye devam etmek istiyor. Kişi telefonda küfür edebiliyor. Buna rağmen hâlâ aramaya devam ediyor. Sıkıntıyı, acı veren durumu yaşamak istiyor.
MEDYA AŞKI BOZUYOR; FUZÛLÎ DE MELANKOLİKTİ
-Çok kritik bir soru: Müzik sektörü bu duyguyu sömürmüyor mu? Aslında terapi etmesi gerekirken. Bazı parçalar takıntıyı perçinlemiyor mu?
FGS: Müziğin terapi yönü var. İnkâr edemeyiz. Ama o müziği hangi amaçla dinlediği, niye tercih ettiği önemli kişinin.
-Umutsuz aşk parçaları var ya…
FGS: Bu ta Fuzûlî’den gelen bir olay. Fuzûlî acı çekmekten hoşlanan bir şair. Melankolik âşıklar var. Acı çekmekten hoşlananlar.
-Kişinin normal acısını anormale çeviren müzikler yok mu?
ZE: Sizin dediğiniz gibi bunu artırabiliyor özellikle hüzünlü şarkılar. Kişi kendi yaşadıklarını bulabiliyor orada. Onunla pekiştirmiş oluyor. Takıntılı kişilerde adeta uğraş olabiliyor. Bazı kişilerde rahatlatıcı etkisi de görülebiliyor. Sadece müziklerde değil, televizyonlarda aşkı sürekli kurguluyorlar; gazetelerde de yazılıyor. Kişilerin özellikle hassas oldukları, görmek istedikleri, mutsuz oldukları noktadan hareket ederek bu şekilde kurgulamalarla aslında kişilerin aşka bakış açılarıyla ilgili yanlış inanışlar da gelişiyor. İnsanlarda yanlış inanç ve inanışlar oluşturuyorlar. Son zamanlarda ergenlik çağındaki kızların küçük kadınlara dönmüş olmalarındaki sebeplerden biri de bu.
FGS: Az önce onu söylüyordum, melankolik özellikteki kişiler acı çekmeyi prensip haline getirmiştir. Mutlu giden aşkı vardır. Ama onun içinde bile kendine hüzün verecek bir şeyler arayarak mutlu olmaya çalışır. Fuzûlî misali yani. Bir de yüceltme duygusuyla kişinin kendini müziğe vermesi var. Tamir edici bir özelliktir. Kişi aşkı yaşamış bitirmiş; ama hâlâ acı çekiyor. Beste, güfte yapıyordur, kendi duygularını olumlu biçimde başka yöne çevirerek.
-Takıntılı aşklar ile sosyoekonomik statü, eğitim seviyesi, çevre, dinî duygular, ahlakî kaygıların ne oranda ilgisi söz konusu?
FGS: Türk toplumuna baktığımızda kızlarımıza çocuk yaştan itibaren aşk yaşantısından çekinmesi, kendisine zarar gelebileceği yönünde bilgiler aktarılır. Dolayısıyla aileye bağımlı, ayakları üzerine basamayan çok sayıda kadınımız var. Bu kişilerde bağımlı aşkları görüyoruz. Kendisine eziyet eden, alkol içen her gün döven bir kocadan kopamayan bir kadının temelinde de bu var.
BAĞIMLI AŞIKLAR
Sadece sosyoekonomik yetersizlikle alakası yok. Aileden bunu alıyor. Döven, söven, eziyet eden koca ya da sevgili onun için güçlü niteliktedir. Genellikle anti sosyal kişilere bağlanırlar bağımlı kişiler. Buradan da bağımlı aşk ortaya çıkar. Kültürel özellikler dediğimizde, filmlerde; ‘ben senin için ölürüm’ pekiştirilir, ‘amma seviyormuş ha’ dedirtilir. Yoluna hayat feda edilecek aşklar işlenir. Bunlar da olağan şeyler değil.
ZE: Takıntılı aşk her yerde yaşanabilir. Ama sosyoekonomik seviyesi düşük yerlerde sosyal faaliyetler kısıtlıdır. Sosyo ekonomik seviye yüksek olduğunda imkânlarını kullanarak o ortamdan uzaklaşılabilir. Tanışılan insan sayısı fazladır. Ancak kişilik özellikleri, yetiştiriliş tarzı her zaman önemlidir.
-Takıntılı hastalarınızda ne gibi sonuçlar elde ettiniz?
FGS: Takıntılı aşklarda çoğunlukla Zehra Hanım’la beraber çalışıyoruz. Bağımlı aşk vakıalarında da. İşin biyolojik ve psikolojik tarafı var. Takıntılı aşklarda genellikle depresyonla karşılaşıyoruz. Önce onun biyolojisini düzeltmeye çalışıyoruz. Maddeleri düzenliyoruz. İlaçla takıntılar kısmen azalıyor. Terapiyle kişinin bakış açısını değiştirmeye çalışıyoruz. Tedavilerin büyük bir bölümünde olumlu yanıtlar alıyoruz. Ama bazen daha uzun sürebiliyor.
ZE: İlişkiyi devam ettirmekle bundan kurtulmak istemek çok ince bir sınır. Bazen o probleminden kurtulmak istemeyenler var. Zire bu ona motivasyon veriyor.
AŞK, AŞIRI YÜCELTİLİYOR
-Aşk olayı ortaöğretime kadar indi. Çocuk, kendini âşık olmak zorunda hissediyor, böyle hissettiriliyor. Mayıs ayında Samsun’da bir liseli kız yüzünden iki arkadaşını öldürmüştü.
ZE: Sabah programlarından geceye kadar aşkla ilgili programlar yapılıyor. En çok reytingi aşk dizileri alıyor. Günlük hayat içinde en çok konuşulan konular aşkla ilgili. Gerek toplum olarak gerek fert olarak bu konuyu fazla yüceltmemizden kaynaklanan bir problem var. Onun da biraz toplumsal değer yargılarıyla ilişkili olduğunu düşünüyorum. Çünkü geçmişte de aşklar vardı; ama birtakım sosyal değer ve ahlak kuralları daha baskındı.
Bireyselleşmeyle birlikte kişiler biraz daha istek ve ihtiyaçlarına yöneldi. İçten gelen sevgi ve aşk gibi birtakım duyguların tatminine yönelmeler oldu. Bunun sonucunda da değişik ilişki tarzları paylaşılmaya başlandı. Cazip bir şey gibi gösterildi. Tabii çok riskli. Bunun yanında aile yapıları. Anne baba ilişkileri. Özellikle bu nedenlerle kuramadığı ilişki tarzını dışarıda arıyor. Onun için konuya sadece aşk diye bakılmamalı.
-Televole aşkları bizi ilgilendirmiyor; ama orta öğretimdeki durum endişe verici boyutta…
FGS: Ne modelize edilirse onu alır ergenler. Toplum da olur, ailesi de olur. Çevresi de. Televizyonlar çok büyük etken. Medyayı bu konuda olumlu bulmuyorum.
EVLİLİK, AŞKI ÖLDÜRÜR MÜ?
-Aşk - sevgi ilişkisi çok tartışılan bir konu. Önce aşk olur, sonra sevgiye mi dönüşür? Aşk ile sevgi arasındaki fark ne?
FGS: Aşkın içinde tutku var. Tek ya da çift taraflı da olabilir. Tutkunun içinde de cinsellik vardır. Karşı tarafı özlemek, sürekli onunla meşgul olmak, kendi hayatınızı onunkiyle birleştirmek aşkı gösterir. Sevginin içindeyse şefkat ve hoşgörü var. Daha çok bu yönleriyle pekişen bir şey. Aşkın belli bir süresi var. Araştırmalar da gösteriliyor. Üç yılın sonunda aşk sona eriyor. Bu sevgiye de dönüşebiliyor; tükenebiliyor da, kişiler birbirini tanıdıkça başka yönlerini gördükçe… Uzaklaşma olabilir. Ya da bunu sevgiyle ve hoşgörüyle pekiştirerek devam da edebilir.
- Demek ki aşk zamanla sevgiye dönüşebiliyor…
FGS: Dönüşebilir de bitebilir de.
- ‘Evlilik aşkı öldürür’ sözü ne derece doğru?
Evlilik aşkı öldürüyor diye kestirip atmak yanlış olur. Onun közünü alevlendirmek, kişilerin elindedir. Köz durur. Zaman zaman birbirlerinin hoşuna gidecek şeyler yapmak. Bırakmamak ilişkiyi. Sadece olumsuz yönleri görerek devam ettirmek tabiî ki aşkı öldürür. Ama kişilerin evliliğe nasıl baktığıyla alakası var.
BU DEVİRDE LEYLA İLE MECNUN OLMAZ
- Meşhur âşıklarımız var tarihte. Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı gibi. Mecnun’un âşık olduğu Leyla bazılarına göre kara kuru bir kızmış. Bir diğeri aşkı için dağları yarmış. Bunlar da mı takıntılı aşka giriyor?
FDS: Efsanevi yönleri ağır basan hikâyeler. Şu zamana bakacak olursak, Leyla ile Mecnun şimdi olmaz. Yani bu dönemde yaşasaydı biz onu tedavi ederdik. Devam edip gitmezdi.
ZE: Nasıl algılandığıyla ilgili bir şey.
FGS: Leyla ile Mecnun olmak özlenen bir şeydir; ama olma ihtimali düşük bugün.
- Toplumda kavuşulamayan aşklar daha revaçta. İmkânsız aşk parçası dillerde dolaşıyor. En iyi aşk sanki ulaşılamayan aşk. Kavuşulduğu zaman aşk bitiyor mu?
FDS: Kavuşulunca o aşkın bittiğine inanılıyor. Türk toplumunda böyle bir inanç var aslında.
- Niye böyle?
FGS: Elde etme hırsı, elde etmeye çalışmanın hazzı ile, elde ettiğinizde düşen haz duygusuyla alakalı. Yeni bir çıta koyarsınız önünüze.
ZE: Eğer siz kendi mutluluğunuzu dışarıdaki şeye bağlarsanız, âşık olduğunuz bir kişi olabilir. Ne kadar zor olursa duyacağınız tatmin duygusu o kadar fazla. Çünkü onun temelinde evet ben bu işi başardım. İmkânsız aşklar bitebiliyor da. Bunun sebebi şu ki, tatmini aldıktan sonra o düzeyde bir şey bulmak zorunda.
FGS: Biricik olma duygusu. Ona cinsel anlamda sahip olmak değil.
(Aksiyon) |
Yorum (yok)
Yorum yaz!
13/12/2006 ·
Ahmet FARUK
Kureyş ulularının değişmez gündemiydi Kur’ân. Ne olduğunu, nasıl engellenebileceğini sorarlardı birbirlerine. Kabe, Zemzem ve Haceru’l-esved’in tercihlerini İslâm’dan yana koymaları, derin bir hüzne sevk etmişti Onları. Hubel, Menat ve bir de eskilerin masalları kalmıştı yanlarında. Kur’an nidaları yüreklerde dalgalandıkça atalarının dinleri, direkleri çökmüş binalar gibi çatır çatır yere geldi. “Dinlemeyin bu Kur’ân’ı...’ diye tembihledikleri muhataplarını, ”istesek biz de Onun gibisini söyleriz” diyerek avutmaya çalıştılar.
Çürük bir akılla, akıl ötesinin buyruğuna kafa tutan idrak “Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur'ân’da bir şüpheniz varsa bir benzerini getirin....” ayetiyle alenen hesaplaşmaya çağrıldı. Ne “yedi askı” şairleri, ne de Arab’ın en beliğ hatipleri çıkabildi Kur'ân’ın karşısına. O’nun “Levh-i Mahfuz”dan gelen “Kitab-ı Mecid” olduğunu susan her kalem sükutla itiraf etti.
Peygamber atlasının örttüğü zemin, her gün biraz daha genişledi; Acemlisi, Habeşlisi aynı safta dinledi Kur’an’ı. Onunla fikri planda hesaplaşmaya çıkamayanlar, daha doğrusu çıkıp da ayakları üzerlerinde duramayanlar; hilelere, iftiraflara ve kılıçlara baş vurdu. Allah Resûlü’nü (s.a.v), bir yolunu bulup ya deliler gibi zincire vuracak, ya öldürecek, ya da Mekke’den süreceklerdi. Ama olmadı, başaramadılar. Küfrün acziyetine işaret olsun diye; ordularla değil mağarada örümceklerle korudu Allah, Peygamberini.
Ebû Cehil ve avanesi, kalemi kırıp savaşı konuşturduğu gün -aslında- her şeylerini kaybetmişlerdi. Kur'ân’ın dirilttiği ruhlarla savaşılır mıydı? Onlar ölüp de ölmeyen ruhlardı. Dirileri ve gök sakinleriyle tükenmez bir ordusu vardı Kur’an’ın.
Kur'ân, kendisine kin ve nefret besleyenlere ağıt yakmayı armağan etti. Allah Resûlü’ne (s.a.v) “ebter” diyenler on dört asırdır “ebterlik”lerine ağıt yakıyorlar. Ebû Cehil’in ruhu, İslâm’ın Mekke’sinde her gün beş defa “eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah’ı” dinliyor. Ne “İsaf”, ne “Naile”, ne de büyük put “Hubel” dayanabildi Kur'ân’a... Ebû Cehil ağlamasın da kim ağlasın? Allah Rasûlü’nü güldürmeyenler Kıyamet’e kadar ağlamaya mahkum oldular.
***
Ey Cabir (r.a)! Utbe bin Rebia’ya dair rivayet ettiğin hadis nerede? Gel ve söyle Peygamber buyruğunu, söyle de zamanın Ebu Cehiller’i Kur’an’ın yenilmezliğini idrak etsin:
Hani -O’na (s.a.v)- Utbe, ne istiyorsun; kadın, mal-mülk, riyaset hepsini verelim yeter ki tanrılarımızı inkar etme, (hâşâ) “Allah birdir deme “ demişdi de O (s.a.v); “Söyleyeceklerin bu kadar mı ey Utbe?” diye sormuş, “evet” cevabını alınca şu ayetleri okumuştu: “Ha mim. (Bu) Rahmân Rahîm’den indirilmiştir. Bilen bir toplum için ayetleri açıklanmış, Arapça okunan bir kitaptır. Müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir. Fakat çokları onu düşünüp kabul etmekten yüz çevirmişlerdir.” Kur’an, küfrün rüşvetini sonsuza kadar geçersiz kıldı. Müminlerine geriye dönüşü olmayan bir yolda yürüyüşü öğütledi.
İnsanların Kur'ân’ın safında yürüyüşü aslında “sureti” bir yürüyüştür. Diyor ya Cenab-ı Hak “Kur'ân’ı biz indirdik onu yine biz koruyacağız.” O halde bizim yürüyüşümüz, korumak için değil, korunmak içindir. Gerçekte şairi, çobanı, filozofu, köleyi hasılı bütün yürekleri Kur'ân koruyor. Çünkü O, ezeli ve ebedi mutlak hakikattir. Bunun içindir ki şiirin büyük ustası Lebid bin Rebia Onu işitince “Dikkat edin Allah’ın sözünden başka her şey batıldır” demişti.
Hassan Bin Sabit’e niçin daha şiir yazmıyorsun diye soran Hz. Ömer (r.a) şu cevabı almıştı: “Kur'ân indikten sonra dilimi yuttum.”
Ey Kindi! Kalk kabrinden ve itirafını tekrar et! De ki “Ben İslâm atlasının en güçlü felsefî damarıydım. Aklı doğru-yanlış en iyi kullanan filozof olduğumu düşünürdüm. Farabî’nin, İbni Sina’nın, İbni Rüşd’ün ve bütün “Meşşai”lerin fikir babasıydım. Mutezili anlayış benimle altın çağını yaşamıştı. Aklımın fizik ötesine denk olduğuna sadece ben değil, çevrem de inanmıştı. Nitekim bir gün bana talebelerim “Şu Kur'ân’ın dengini yapıver" demişlerdi. Ben de, "Hepsini değil ama bir kısmını yaparım" demiş ve bir çok günler odama kapanıp kalmıştım. Akıl ötesi buyruğa ulaşmak için çok uğraştım fakat başaramadım. Günler sonra insanların huzuruna çıkıp şu itirafta bulunmuştum: "Vallahi buna ne benim ne de başka birinin gücü yetecek. Kur'ân’ı açtım karşıma “Maide Suresi” çıktı: Baktım vefayı anlatmış, dönekliği yasaklamış, önce genel bir tahlil ardından bir istisna yapmış, Allah’ın kudretinden ve hikmetinden söz etmiş ve bütün bunları iki satıra sığdırmış. Hiç kimse bu kadar mânâyı ciltlerle eser yazmadan ifade edemez."
Arabın ulu edipleri Kur'ân’ın karşısında diz çöktü. Çünkü O, söz sanatının zirvesiydi. Ümeyye b. Halef, Kur'ân’ı ilk duyduğunda yerden bir avuç toprak alıp, üzerine secde etmişti. Ömer’in (r.a.) yüreğini eriten Onun sıcaklığı idi.
***
Ebû Zerr’in aşkını Ali’nin aklı ile bütünleştirenler bütün zamanların ulu hocaları kabul edildiler. Fatih’ler, İbn-i Kemal’ler, Barbaros’lar, Sinanlar, Bakiler, Itriler Kur'ân’ı mümin okuyup mümin yaşayan insanlardı. Ne Utbe’ler ne Ebû Cehil’ler konuşabildi karşılarında. Biz, mezkür değerlerimizle Kur’an Atlasında var olan bir millettik. Onun hatırına dünyalar feda ederdik. Molla Hüsrev, Kur'ân’la çelişen fermanı yırtıp Fatih’in yüzüne atar, Kemalpaşazade “umur-u devlet”e bizzat müdahil olurdu. Ricali devlet de ulemaya ittiba ederdi.
“Ümmetimin en şereflileri Kur'ân’ı ezberleyenlerdir” hadisine muhatap on binlerce hafızımız vardı. Saygıdan kimse sırtını Kur'ân okunan yöne dönmez, hafızların geçtiği sokakta genç yaşlı herkes ayağa kalkardı. Tezhip ve hat sanatı güzel Kur'ân’ı güzel sergilemek için icat edilmişti. Altın yaldızlı bezlere sarılı Kur'ân, bugünkü gibi çeyiz bohçalarına hapsedilmemişti. Evler, sokaklar, mektepler Kur'ân’a göre şekil almıştı. Söz ve hüküm Allah’ındı. İslâm fıtratı üzerine doğan çocuğa daha ilk günden öğretilirdi Kur'ân’ın sözleri: Bir kulağına Ezan diğerine Kamet okunurdu. 7 yaşında hafız olunur ardından “Buhar-i Şerif” ezberlenir, “dirayet” ve “rivayet” tefsirlerinden ayrı ayrı icazet alınırdı.
En hafif meşreplilerin bile İslami değerlere saygısı vardı. Müşahhas bir örnek çevresinde izah etmek gerekirse şu söylenebilir: Namık Kemal yatağında hem kitap okur, hem de şarap içermiş. Okuduğu yerde Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in adı geçince içkiyi dışarı çıkartır, yatağından iner, diz üstü oturur ve Allah Resulü’nün adını öyle telâffuz edermiş. Çünkü N. Kemal İstanbul sokaklarında Kur'ân’la dolaşmış, Kars’da erenleri dinlemişti.
Ya bu gün, Kur'ân’dan mahrum bir halde yetiştirilen Anadolu çocukları kime saygı gösterecek? Fikret’in oğlu Haluk’a yaptığı gibi önce fıtrattaki iman mayası kurutulacak ardından da papaz mı yapacaklar bu çocukları? Ezan’ı öğrettirmedikleri sabilere Ayasofya’da çan çalmayı mı öğretecekler?
Kur'ân’sız yetiştirilmek istenen çocukların geleceğini Yahya Kemal’in şu hatırasından hareketle okuyalım:
“… Bu günkü Türk babaları havası ve toprağı Müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular, doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler, mübarek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur’an sesini işittiler; bir raf üzerinde duran Kitabullah’ı indirdiler, küçük elleriyle açtılar gül yağı gibi bir ruh olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak besmeleyi öğrendiler; kandil günlerinin kandilleri yanarken, ramazanların, bayramların topları atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler, camiler içinde şafak sökerken Tekbir’leri dinlediler dinin böyle bir merhalesinden geçtiler, hayata girdiler.” “… Medenileşen üst tabakanın çocukları, ezansız yeni semtlerde alafranga terbiye ile yetişirken Türk çocuğunun en güzel rüyasını göremiyorlar.”
“… Dört sene evvel Büyükada’da oturuyordum, bayramda, bayram namazına gitmeye niyetlendim, fakat Frenk hayatının gecesinde sabah namazını kalkılır mı? Sabah erken uyanamamak korkusu ile o gece hiç uyumadım. Vakit gelince abdest aldım, Büyükada’nın mahalle içindeki sakit yollarından kendi başıma camiye doğru gittim. Vaiz kürsüde vaaz ediyordu. … İçim hüzünle dolu yavaş yavaş gittim. Vaazı diz çöküp dinleyen iki hamalın arasına oturdum. Kardeşlerim Müslümanlar bütün bütün cemaatın arasında yalnız benim vucudumu hissediyorlardı. Ben de onların bu nazarlarını hissediyordum.”
“… Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük. O mübarek muhitten çok sonra ayrıldık, biz böyle bir sabah namazında anne millete tekrar dönebiliriz. Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayamayacaklar.”
Mekke’de inen, Kahire’de yazılan, İstanbul’da okunan Kur'ân, şimdi en güzel okunduğu yerde garip mi kalacak? O’nu okuma şerefini bu millete çok görenler Ebû Cehil’i susturup Fatih’e mi ağıt yaktırtacaklar?
Hayır! Anadolu’nun semalarından Kur'ân seslerini kesemeyecekler. Ruhi ve ilmi merkezlerimiz yeniden canlanacak; Kur’an’ın muazzam dönüşüne kimseler engel olmayacak. Vuslat, bütün umutların bittiği anda gerçekleşecek.
Yusuf’unu kaybettikten sonra ağlaya ağlaya gözlerini de kaybeden Yakub aleyhisselam, kanlı gömlek Mısır’dan ayrıldığında etrafındakilere “işte şimdi Yusuf’umun kokusunu alıyorum” demişti. Gözleri dahil her şeyini yitiren fakat Yusuf aleyhisselam’a kavuşacağına dair imanını kaybetmeyen Yakub’a Allah yeniden oğlunu armağan etti. Kur’an Kurslarını kaybeden, talebesi kalmayan hocalar da onları tekrardan kazanmaya dair inançlarını kaybetmezlerse Kur’an’ın muazzam dönüşü çok yakında gerçekleşecek demektir.
Yorum (yok)
Yorum yaz!
11/12/2006 ·
Zilhicce
Kur'ân-i Kerim'de Fecr sûresinde "Ve on geceye yemin olsun." ifadesinde kastedilen on gece bazi kaynaklara göre Ramazan ayinin son on günü veya Muharrem'in ilk on günü olarak belirtilse de genel görüs, bu mübarek on günün Zilhicce ayinin ilk on günü oldugudur.
Kamerî aylarin onikincisi olan Zilhicce ayi, Islâm'in bes esasindan olan hac ibadetinin yerine getirildigi aydir. Bu mübarek ayin 1'inden 10'una kadar olan zaman dilimi "leyali-i asere", yani on mübarek gecedir. 10'uncu gün ise Kurban Bayraminin ilk günüdür. Peygamber Efendimiz (sav) bugünlerin önemini söyle ifade ediyor:
"Salih amellerin Allah'a en ziyade sevgili oldugu günler bu on gündür! Ondaki her bir günün orucu bir yillik oruca (sevapça) esittir. Ondaki bir gece kiyami (ibadetle ihya edilmesi) Kadir gecesinin kiyamina (ihyasina) esittir.
Peygamber Efendimizin zevcesi Hafsa (r.a) diyor ki:
"Resulullah (sav) dört seyi terk etmezdi: Asure günü orucu, Zilhicce'nin on günü orucu, her ay üç gün orucu ve sabahin iki rekât sünneti."
Ebu'd-Derda (r.a) Zilhicce ayinin önemini söyle anlatiyor: "Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutmali, çok sadaka vermeli, çok dua ve istigfar etmelidir. Çünkü Resulullah (sav):
"Bu on günün hayir ve bereketinden mahrum kalana yaziklar olsun" buyurdu.
Zilhicce'nin ilk dokuz günü oruç tutanin, ömrü bereketli olur, mali çogalir, çocugu belâlardan korunur, günahlari affedilir, iyiliklerine kat kat sevab verilir, ölüm aninda ruhunu kolay teslim eder, kabri aydinlanir, Mizan'da sevabi agir basar ve cennette yüksek derecelere kavusur." (Sir'a)
Allah indinde Zilhiccenin ilk on gününde yapilan amellerden daha kiymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi (Sübhanallah), tahmidi (Elhamdülillah), tehlili (La ilahe illallah) ve tekbiri (Allahu ekber) çok söyleyin! (Abd b. Humeyd, Müsned, 1-257)
Allahu Teâlâ'nin bereketli kildigi, Kur'ân-i Kerim'de üzerine yemin edilen, Zilhicce'nin ilk on gecesinde yapilan amellere 700 misli sevab verilecegini Peygamber Efendimiz (sav) müjdeliyor. Bugünler bizlere tevbe etme ve kisa zaman dilimlerinde tekrar çok semere elde etme firsatinin verildigi günlerdir. Biz de Peygamber Efendimize tabi olarak, gündüzleri oruçla geçirmeli, sadaka vermeli, Allahu Teâlâyi zikretmeliyiz.
Arefe Günü
Arefe, Kurban Bayramindan bir önceki gün, hicrî takvime göre Zilhicce ayinin 9. günüdür. Baska güne arefe denmez. Ülkemizde Ramazan Bayraminin bir önceki gününe de arefe denmistir. Resulullahin (sav) bildirdigine göre:
"Günlerin en faziletlisi arefe günüdür. Faziletçe cumaya benzer. O, cuma günü disinda yapilan yetmis hacdan faziletlidir. Dualarin en faziletlisi de arefe günü yapilan duadir. Benim ve benden önceki peygamberlerin söyledigi en faziletli söz de: Lailahe illallah vahdehu la serike lehu. (Allah birdir, ondan baska ilah yoktur, O'nun ortagi da yoktur) sözüdür." (Muvatta, Hacc 246)
Hazreti Aise (ra) anlatiyor:
"Allah, hiçbir günde, arefe günündeki kadar bir kulu atesten çok azat etmez. Allah mahlukata rahmetiyle yaklasir ve onlarla meleklere karsi iftihar eder ve:
"Bunlar ne istiyorlar?" der." (Müslim, Hacc 436)
Resulullah(sav):
"Arefe gününe hürmet edin! Arefe, Allah'in kiymet verdigi bir gündür." diyerek Allahu Teâlâ'nm kiymet verdigi günü hürmet ederek bilinçli bir sekilde yasamaya gayret etmemizi istemistir. Hürmet, verilen nimeti idrak etmekle ve verileni bilmekle, görebilmekle baslar. Arefe gününü günahlara girmeden oruçla, duayla, istigfarla geçirmek kullarini arefe gününde bagislayacagini müjdeleyen Allahu Teâlâ'ya hürmetin ve sükrün bir ifadesidir. (Deylemi)
Hazreti Ömer (r. a) ile Yahudi arasinda geçen konusmada arefe gününün önemini göstermektedir:
Hazreti Ömer'in halifeligi zamaninda Yahudilerden birisi: "Ey Ömer, siz bir âyet okuyorsunuz ki, o âyet bize inseydi o günü bayram olarak kutlardik." dedi.
O âyet, Maide sûresinin üçüncü âyetiydi. Cenab-i Hak söyle buyurmustu:
"Bugün, sizin dininizi kemale erdirdim ve size nimetimi tamamladim."
Bu âyet, hicri onuncu yilda, Veda Hacci'nda, arefe günü olan cuma günü ikindiden sonra, Peygamber Efendimiz Arafat'ta "Adba" adindaki devesinin üzerinde vakfede iken nazil olmustu. Deve vahyin agirligina dayanamayarak yere çökmüstü.
Hz. Ömer'e Yahudiden hangi âyet oldugunu ögrenince söyle dedi:
"Biz o günü ve o gün bu âyetin Hz. Peygambere (sav) nail oldugu yeri biliriz. Cuma günü arefede bulunuyordu." demis ve o günün bayramimiz olduguna isaret ederek arefe gününün önemini belirtmistir.
Arefe günü, Hazreti Âdem (as) ile Hazreti Havva'nin Arafat'ta bulustuklari gündür.
Tevriye, arefe gününden bir önceki güne denir. Peygamber Efendimiz (sav) söyle, buyurmustur:
"Tevriye günü oruç tutan ve günah söz söylemeyen Müslüman cennete girer."
Bugün tutulan oruç, bin gün nafile oruca bedeldir. Aynca geçmis ve gelecek yilda yapilan tövbelerin kabul olmasina da sebep olur. Arefe günü oruç tutmak da çok sevaptir. Resulullah (sav) söyle buyurmustur:
"Arefe günü oruç tutana, Âdem aleyhisselâmdan, Sûr'a üfürülünceye kadar yasamis bütün insanlarin sayisinin iki kati kadar sevap yazilir."
"Arefe günü tutulan oruç, bin günlük nafile oruca bedeldir."
"Asure günü orucu bir yillik, arefe günü orucu da, iki yillik nafile oruca bedeldir."
Arefede tutulan oruç, iki bin köle azat etmeye, iki bin deve kurban kesmeye ve Allah yolunda cihâd için verilen iki bin ata bedeldir."
"Arefe günü tutulan oruç, biri geçmis, biri de gelecek yilin günahlarina kefaret olur."
Arefe günü özellikle bin adet Ihlas okumak büyük zatlar tarafindan tavsiye edilmistir. Hadis-i seriflerde Ihlas sûresini okumanin kul borcu hariç diger günahlarin affedilmesine vesile olacagi söylenmistir.
"Arefe günü Besmele ile bin Ihlas okuyanin günahlari affedilir ve duasi kabul olur."
"Peygamber (sav) arefe aksami ümmetinin affedilmesi için dua etti. Duasina, 'Muhakkak ki ben zalimden baskasini magfiret ettim.' diye cevap verildi. 'Zalimden ise mazlumun hakkini alirim.' buyruldu. Resul-i Ekrem:
'Ey Rabbim, dilersen mazluma cennette mükafatini verir zalime de magfiret edersin.' diye dua etti ise de Arafat'ta bu duasina Allahu Teâlâ'dan kabul gelmedi. Sabah vakti Müzdelife'de ayni duayi tekrarladi. Bu defa duasi kabul edildi. Resulullah memnuniyetinden ve sevincini belli ederek güldü. Bunun üzerine Ebu Bekir ve Ömer (ra):
'Anam babam size feda olsun, bu saatte siz gülmezdiniz, sizi güldüren nedir?' diye sordu. Resulullah(sav):
'Allah'in düsmani Iblîs, Allahu Teâlâ'nin duami kabul ederek ümmetimi affettigini anlayinca topragi alip basina çalmaya ve vay sana helak oldun diye feryada basladi. Iste Seytan'in görmüs oldugum bu feryadi beni güldürdü, buyurdu."
Arefe gününe saygili olmali, o gün hacilar Arafat'ta vakfe yapip dua ederken manen onlarin yaninda oldugumuzu hissederek dualarina istirak edilmelidir. Böyle bir günde bizi günaha sokabilecek her seyden uzak kalmak gerekmektedir. "Günümüzde arefe, bayramin bir önceki günü oldugu için dünyalik telaslarin en yogun oldugu bir gün olarak yasanmaktadir. Oysa ki arefe insana verilen en kiymetli vakitlerden biridir. Bugünler ibadet ve affedilme günleridir. Hacilarin Arafat'ta "Lebbeyk (Buyur Rabbim)" diyerek dil, irk, ten ayirimi yapilmaksizin bir araya geldigi mahser gününü hatirlatan, kullugun Allahu Teâlâ'ya dualarla, telbiyelerle arz edildigi en kiymetli zaman dilimidir. Resulullah (sav) söyle buyurmustur:
"Duanin faziletlisi, arefe günü yapilanidir." (Beyheki) "Allahu Teâlâ, arefe günü kullarina nazar eder. Zerre kadar imani olani affeder."
Allahu Teâlâ bazi geceler dualarin reddedilmeyecegini Peygamber Efendimize (sav) bildirmistir. Rahmet kapilarinin açildigi dört mübarek gece sunlardir:
1- Fitr (Ramazan) Bayrami gecesi,
2- Kurban Bayrami gecesi,
3- Terviye gecesi (Zilhicce ayinin 8. gecesi),
4- Arefe gecesi, (Isfehani)
Arefe gününü ve gecesini ibadetle geçirmek çok faziletlidir. Saadet-i Ebediyye'de arefe gecesini ibadetle geçirenin cehennemden azat olacagi söylenmistir.
Arefe günü günahlardan uzak kalanin da bagislanacagi Resulullah (sav) tarafindan müjdelenmistir.
"Arefe günü Resulullahin (sav) yaninda bulunan bir genç, kadinlari düsünüyor ve onlara bakiyordu. Resulullah (sav) eliyle birkaç defa gencin yüzünü kadinlardan çevirdi. Genç yine onlari düsünmeye basladi. Resulullah (sav):
- Kardesimin oglu, bugün öyle bir gündür ki, bugünde herkesin kulagina, gözüne ve diline sahip olursa günahlari bagislanir, buyurdu." (Müsned)
Arefe Günü Yapilmasi Tavsiye Edilenler:
1- Arefe gününün sabah namazinin farzindan sonra tesrik tekbirleri getirilmeye baslanmalidir.
2- Arefe günü oruç tutulmalidir.
3- Arefe gününe hürmet edilmeli, günaha girmemeye dikkat edilmelidir.
4- Arefe günü çok dua ve istigfar edilmelidir.
5- Arefe günü 1000 âdet Ihlas-i serif okunmalidir.
Baska Bir Sey Bilmiyorum
Mevlânâ'nin talebelerinden biri, hac vazifesini yapmak üzere Hicaz'a gitti. O Hicaz'da iken, evinde hanimi, arefe gecesi bir tepsi helva yapip, Mevlânâ'nin talebelerine gönderdi. Mevlânâ, helvayi kabul edip, orada bulunan bütün talebelerine bizzat kendi eliyle taksîm etti. Herkes hissesine düseni aldigi halde, tepsiden hiçbir sey eksilmedi. Alanlar tekrar aldilar, doyuncaya kadar yediler, yine eksilmedi. Bunun üzerine helva dolu tepsiyi Mevlânâ mübarek eline alip; "Bu tepsiyi sahibine göndereyim." diyerek disari çikti. Içeri girdiginde, elinde tepsi yoktu. Ertesi gün helvayi getiren hanim, tepsisini medresenin mutfaginda aratti, ancak bulamadi. Mevlânâ'yi da bunun için rahatsiz etmedi.
Aradan günler geçti, hacca gidenler dönmeye basladilar. Bu hanimin da beyi Kabe'den dönüp Konya'ya geldiginde, o tepsi esyalarinin arasindan çikti. Kadin tepsiyi görür görmez taniyip, hayretinden dona kaldi. Beyine; "Ben arefe gecesi bu tepsi ile helva yapip Mevlânâ'nin talebelerinin yemesi için göndermistim. Tepsiyi ertesi günü arattigim halde bulamadim. Nasil oldu da bu tepsi senin eline geçti?" deyince, sasirma sirasi haciya geldi. O da; "Arefe gecesi haci arkadaslarimla oturup sohbet ediyorduk. Bir ara çadirin kapisindan bir el bu tepsiyi uzatti. Biz de tepsiyi aldik, elin sahibini arastirmak da aklimiza gelmedi. Helvayi yedikten sonra tepsiyi tanidim. Kimseye vermeyip esyalarin arasina koydum. Baska bir sey bilmiyorum." dedi. Bunun Mevlânâ'nin bir kerameti oldugunu anlayinca, ona olan bagliliklari daha da artti.
Kurban
"Rabbin için namaz kil ve kurban kes." (Kevser Sûresi: 2)
"Biz her ümmet için bir kurban kesme ibadeti koyduk ki, kendilerine Allah'in rizik verdigi hayvanlari kurban ederek üzerlerine O'nun adini ansinlar. Rabbiniz tek bir ilahtir. Yalniz O'na teslim Olun." (Hacc Sûresi: 34)
"Biz kurbanlik develeri de size Allah'in (dininin) isaretlerinden yaptik. Onlarda sizin için hayir vardir. Onlar ön ayaklarini sira halinde yere basmis durumda iken üzerlerine Allah'in ismini anin (da kesin). Yanlari yere düsüp canlari çikinca da onlardan yeyin, kanaat eden (fakir)e de, isteyen (fakir)e de yedirin. Allah onlari size boyun egdirdi ki, sükredesiniz." (Hacc:36)
"Onlarin ne etleri, ne de kanlari Allah'a ulasir, fakat O'na sadece sizin takvaniz ulasir. Sizi hidâyete erdirdiginden dolayi Allah'i büyük taniyasaniz diye o, bu hayvanlari böylece sizin istifadenize verdi. (Ey Muhammed!) Güzel davrananlari müjdele!" (Hacc: 37)
Kurban, kelime olarak kurb kökünden mastardir, yaklasmak mânâsina gelir. Dini istilah olarak; Allahu Teâlâ'nin rizasini ümit edip yakinligini kazanmak için kesilen hayvana kurban denir.
Peygamber Efendimiz hicretin ikinci senesinde, Sevik Gazvesi'nden dönerek Medine'ye geldiginin ertesi günü, (Zilhicce'nin onuncu günü) Müslümanlarla birlikte namazgaha çikti. Ezansiz ve kametsiz iki rekât namaz kildirdiktan sonra hutbe okudu. Bu hutbelerinde kurban kesmelerini Müslümanlara emretti. Kendileri de iki kurban kesti.
Cabir (ra) diyor ki: "Peygamber Efendimiz (sav) kurban kesme gününde boynuzlu, semiz ve burulmus iki koç kesti. Onlari kesmek için yöneldigi zaman "Ben yüzümü gökleri ve yeri yaratana dogru çevirdim, Ben Allah'a sirk kosanlardan degilim; namazim, öteki hak ibadetlerim, sagligim ve ölümüm bütün âlemlerin Rabbi olan Allah'indir. O'nun ortagi yoktur. Ve ben Müslümanlardanim. Ya Rabbi bu kurban sendendir, senin içindir, Muhammed'in ve ümmetinin adina "Bismillahi Allahu Ekber" dedi ve kurbani kesti." (et-Tac. m, 207)
Hz. Aise (r.a) rivayet ediyor ki: "Peygamber Efendimiz (sav) buyurdu: Âdemoglu, Kurban Bayrami gününde kan akitmaktan (kurban kesmekten) daha sevimli bir is ile yüce Allah'a yaklasmis degildir. Kanini akittigi hayvan kiyamet günü, boynuzlari, ayaklari ve killariyla gelecektir. Akan kan, yere düsmeden önce Allah katinda yüksek bir makama erisir. Onun için gönül hoslugu ile kurbaninizi kesiniz."
Kurban, kendilerini Allah'a yaklastiracak, kurtulusa vesile olabilecek firsatlari kovalayan ve Hakk'in rizasini talep edenler için, Allahu Teâlâ'ya götüren bir kurbiyet helezonu ve kanatlanma bayramidir. Kurban Bayrami, Hz. Ibrahim ve Ismail'den günümüze kadar, hep bir kahramanlik, fedakârlik, hasbilik ve teslimiyet sembolü olagelmistir. Hz. Mevlana teslimiyet anlayisini kurban kelimesiyle ayni anlamda kullanir: "Akli Mustafa'ya kurban et." diyerek bizi yakinlasmak için sünnet-i seniyye yoluna çagirir.
Kurban Rabbimizin bize verdigi emanetleri O'nun her seyin sahibi oldugunu bilerek gönül hosnutluguyla sadece rizasini umarak hakiki sahibine teslim edebilmektir. Rahim, Hakim oldugundan süphe etmeden, Hz. Ibrahim ve Ismail misali...
Hz. Ibrahim Mekke'deydi. Rüyasinda bir ses: "Ey Ibrahim! Allah, oglun Ismail'i kurban etmeni emrediyor." diyordu. Bu rüya Allah'tan mi, yoksa seytandan mi bilemedi. Zilhicce ayinin sekizinci günüydü. Ertesi gün, ayni vakitte ayni rüyayi görünce, rüyanin Allah'tan oldugunu anladi. Bu bir dostluk imtihaniydi. Allahu Teâlâ'nin dostluguyla sereflenen Hz. Ibrahim'den en sevgili varligini kurban etmesi isteniyordu. En sevgilinin adi Ismail oldugu için, kurban Ismail'in adiydi.
Zilhicce'nin onuncu günüydü. Hz. Ibrahim o sabah Ismail'e, ip ve biçak almasini, oduna gideceklerini söyledi. Ismail hiç süphelenmedi. Mina mevkiine gelince Hz. Ibrahim rüyayi yavas yavas ogluna anlatmaya basladi. Hayati veren ve alan Allah degil miydi? Allahu Teâlâ simdi ondan emanet ettigi hayati geri istiyordu. Bu çok serefli bir alisveristi. Ismail, babasina teslimiyet ve tevekkülle su cevabi verdi:
"Babacigim, ne ile emrolunduysan o isi yap. Beni Insaallah sabredenlerden bulacaksin."
Hz. Ibrahim uzun yillar sahip olamadigi ve yillar yili yaptigi dualarin kabulü olarak kendisine verilen oglunu Rabbine takdim ediyordu. Ismail'in son sözleri su oldu:
"Babacigim ellerimi, ayaklarimi bagla ki fazla çirpinmayayim. Elbiseni topla ki, kan siçrayip kirletmesin. Annem görür ve üzülür. Biçagi siddetle çal ki ölüm kolay olsun. Beni yüzümün üzerine yatir, yüzüme bakarsan bana acirsin. Ayrica ben de biçagi görmeyeyim, korkuveririm. Annemin yanina vardiginda selâmimi söyle. (Kurtubi, 15-104)
Hz. Ibrahim oglunu sag tarafina yatirdi, gözlerini bagladi. Biçagi oglunun boynuna olanca gücüyle sürerken "Bismillah" dedi, fakat biçak kesmedi. Biçaga bakti, keskindi. Ikinci, üçüncü defa denedi, biçak yine kesmedi. Hz. Ibrahim yillar evvel kendisini atesin yakmadigini hatirladi. Demek ki bu defa da Cenab-i Hak, biçaga "Kesme!" emrini vermisti, kesmiyordu.
Bir ses duydu. "Allahu Ekber! Allahu Ekber!" diyordu. Basini kaldirdi: Cibril-i Emin yaninda semiz bir koç oldugu halde inmekteydi. Hamd ve sükür duygulari içinde "La ilahe illallahu vallahu ekber" dedi. Durumu fark eden Hz. Ismail, Cenab-i Hakk'a minnet ve sükranlarini dile getirerek "Allahu Ekber ve lillahil hamd" dedi.
Aradan asirlar geçmesine ragmen, bütün mü'minler Hz. Ibrahim, Hz. Ismail gibi Rabbinin rizasini umarak Zilhicce ayinin arefe günü, sabah namazindan baslayip bayramin dördüncü günü ikindi namazina kadar "ALLAHU EKBER ALLAHU EKBER LA ILAHE ILLALLAHU VALLAHU EKBER ALLAHU EKBER VELILLAHI'L HAMD" diyerek minnet ve sükranlarini Rabblerine sunarlar. Bu tekbire "tesrik tekbiri" denilir ve vaciptir.
Tesrik Tekbirleri Ile Ilgili Fikhi Hükümler
Tekbirlerin yirmi üç vakit okunmasi, Ebû Yusuf ile Imam Muhammed'e göredir. Fetva da buna göre verilmistir. Ebû Hanîfe'ye göre, tesrik tekbirleri arefe günü sabah vaktinden bayramin ilk günü ikindi vaktine kadar olan sekiz vakit farz namazlarinin arkasindan getirilir. Tesrik tekbirleri birçok fâkihe göre vaciptir. Bazilarina göre ise sünnettir.
Ebû Yusuf ile Imam Muhammed'e göre farz namazlarim kilmakla yükümlü olanlara bu tekbirler vaciptir. Bu konuda tek basina kilanla imama uyan, yolcu ile mukim, köylü ile sehirli, erkekle kadin esittir. Böyle tesrik tekbirleri cemaatle de, yalniz basina da eda edilir. Kaza da edilebilir. Erkekler tekbiri açiktan, kadinlar ise gizlice getirir. Vitir namazi ile bayram namazlari sonunda tekbir getirilmez.
Ebû Hanîfe'ye göre, tesrik tekbirlerinin vacip olmasi için yükümlünün hür, mukîm ve erkek olmasi ve farz namazin cemaatle kilinmis bulunmasi sarttir. Bu yüzden yolcu, köle, kadin ve tek basina namaz kilana bu tekbirler vacip olmaz. Ancak bu sayilanlar imama uyarlarsa, cemaatle birlikte tekbir alirlar. Cuma ve bayram namazi kilinmayan küçük yerlesim merkezlerinde de tesrik tekbiri getirilmez ve cuma günü ögle namazini cemaatle kilan özürlü kimselere de vacip olmaz. Bir yilin tesrik günlerinde kazaya kalan bir namaz, yine o yilin tesrik günlerinden birinde kaza edilse, sonunda tesrik tekbiri alinir, fakat baska günlerde veya baska yilin tesrik günlerinde kaza edilse, tesrîk tekbiri alinmaz. Bir namazda sehiv secdesi, tesrîk tekbiri ve telbiye bir araya gelse, önce sehiv secdesi yapilir, sonra tekbir alinir, daha sonra da telbiyede bulunulur.
Kimler Kurban Keser?
Zaruri ihtiyaci disinda 85 gram altin ya da bu bedelde mali olan, hür ve mukim yani yolcu olmayan her Müslüman'in kurban kesmesi vaciptir. Daha önce fakirken, Kurban Bayrami günlerinde aniden kazanç saglayan kisiye kurban vacip olur. Daha evvel zengin olup da kurban günleri aniden yoksul düsen kisiye ise vacip olmaz. Zekat gibi kazanilmis paranin üzerinden bir yil geçmesi gerekmez.
Bir kisi ancak bir tane vacip kurban kesebilir. Isterse nafile kurban niyetiyle bu sayiyi arttirabilir.
Kurban kesemeyen kimse bayram için hazirlanir, temizlenir, namaza giderse, kurban kesme sevabini elde eder. Peygamber Efendimiz (sav): "Kurban gününü bayram olarak kutlamakla emrolundum. Onu bu ümmet için Allah bayram kilmistir." buyurmustu. Bir adam kendisine: "Ey Allah'in Resulü! Emanet olarak verilmis bir hayvandan baska bir seye sahip degilsem, onu kesebilir miyim?" diye sordu. Resulullah (sav): "Hayir, ancak saçini, tirnaklarini kisaltir, biyiklarindan alir, etek tirasini olursun. Bu da sana Allah yaninda bir kurban yerine geçer." dedi.
Kurbat Etini Kesen Yiyebilir mi?
Vacip kurbanin sahibi zengin olsun olmasin kestigi kurbandan yiyebilir, ailesine yedirebilir. Bununla birlikte isteyen veya istemeyen fakirlere yedirmek de farzdir. Dagitilan kisim kurbanin hiç olmazsa üçte biri olmalidir. Kisinin, nafakasini temin etmekle sorumlu oldugu kisiler çok olursa, kurbanin etini onlar için vermeyebilir. Kurbanin etini veya postunu satip parasini almak mekruhtur. Böyle bir sey yapilirsa kiymetini tasadduk etmek gerekir. Kurban derisi kasap ücreti olarak da verilemez. En güzeli Allah'a yaklasmak için kesilen kurbanin derisini sadaka niyetiyle vermektir.
Kurbanda Vekalet Olur mu?
Bir kimse kendi adina kurban kesmesi için baskasini vekil tayin edebilir. Vekalet bizzat verilebilecegi gibi mektup, telefon, faks gibi vasitalarla da verilebilir.
Bir hisse kurbani sadaka olarak veren en önce tasadduk ettigi kurbani sevindirir. Sonra tasadduk ettigi kisiyi sevindirir. O yuvada yasayan yavrulari sevindirir. Umulur ki bu kadar kisiyi sevindiren insani da Allah sevindirir. Bir beldede kesilen kurban o yer üzerine gelecek belâ ve musibetlere kalkan olur. Cenab-i Allah Ismail'ler ile kurban olacak hayvanlar arasinda insanoglunu serbest birakmistir. Hayvanlarini kurban edenler Ismail'lerini kurtarmistir.
Bir kurban kesilmesinin sevabindan kestiren kadar kesen de hissedar olur. Kurbanlik hayvani besleyen, alan, satan hissedar olur. Etini pisiren, pisirileni yiyen de hissedar olur. Yemekten sonra söylenen Elhamdülillah bütün hissedarlarin hanesine yazilir.
Kurbanin Vakti
Kurban, eyyâm-i nahr (Kurban kesme günleri) denilen Zilhicce ayinin onuncu, on birinci ve on ikinci günleri kesilir. Onuncu gün kesmek daha faziletlidir. Zilhicce'nin onuncu günü ikinci fecir dogmadan önce kurban kesmek caiz degildir, ikinci fecirden sonra Zilhicce'nin on ikinci günü günes batincaya kadar geçen zaman içinde gece ve gündüz kurban kesilebilir. Ancak geceleri kesmek mekruhtur. Bayram namazi kilinan yerlerde, imam bayram namazinda iken veya tesehhüd miktari oturmadan önce kurban kesilmesi caiz degildir, selâm verdikten sonra ise kurban kesilebilir. Bayram namazi kilinmayan yerlerde ikinci fecrin dogumundan sonra kurban kesilebilir. (el-Fetâva'l-Hindiyye, V, 295-296)
Kurban Nasil Kesilir?
Kurban kesmek için biçak önceden bilenip hazirlanir ve hayvanin göremeyecegi bir yere konulur. Sonra hayvan ayaklari ve yüzü kibleye gelecek sekilde sol tarafina yatirilir. Hayvanin sag arka ayagi serbest kalmak sartiyla diger ayaklari baglanir. Bundan sonra tekbir ve tehlîl getirilir. Arkasindan "Bismillâhi Allâhu ekber" denilerek, hayvanin boynuna biçak vurulur. Nefes ve yemek borulari ile sahdamari denilen iki ana damari kesilir. Hayvan sogumaya birakilir, kaninin akmasi beklenir ve sonra derisi yüzülür. Hayvani elinden gelirse, kurban sahibinin kendisinin kesmesi edeptendir. Kendisi kesemezse bir Müslüman'a kestirir. (Mehmed Mevkufâtî, Mevkûfât, sadelestiren: Ahmed Davudoglu, Istanbul 1980, II, 331-332)
Yorum (1)
Yorum yaz!
10/10/2006 ·
Hadi bugün O'na (CC) sevgini göster!
Sevgililer günü ya bugün.
O'nun için bir şey yap!
O'na (cc) kendini beğendir bugün!
"Seviyorum" diyorsun ya.
Hadi göster sevgini!..
O (CC) neyi seviyor, neyi sevmiyor öğren!
VE
Sev O'nun sevdiklerini, sevmediklerinden uzaklaş!
Ki, O da sevsin seni.
Seven elbet sevilir ama, lafta kalmasın sevgin.
Hadi bugün göster O'na sevgini!..
Sevgililer günü ya bugün ..
Bilirsin, seven hep sevdiğini anlatır,
"Bülbülün yüz hikâyesi varmış, hepsi de gül üstüne.."
Bugün, ulaşabildiğin herkese O'nu (CC) anlat!
O'nu ve O'nun en sevdiğini(SAV).
Telefonla, yüzyüze, kavlen ve fiilen O'nu anlat!
O, sana senden de yakın olanı..
O, seni senden de iyi bileni..
O, sen O'nu bıraksan da seni asla bırakmayanı..
O, en güzel sevda türküsünü, ölümsüzlük bestesini.
Sevgililer günü ya bugün ..
Bilirsin, seven hep sevdiğini düşünür ya..
Bugün sen de hep O'nu düşün!
O'nun hoşuna gidecek bir şey yap! Memnun et O'nu..
Meselâ;
Şimdiye dek isteyip te yapamadığın bir emrini uygula bugün!
Eğer örtülü değilsen, hiç çıkarmamak sözüyle,
Bir başörtüsü al kendine!
Kılamıyorsan, bugün namaza başla!
Meselâ;
"Kur'anı mutlaka öğreneceğim" de!
Biliyorsan, öğretmek için bir talebe bul kendine!
Bir ayet ezberle ve uygula onu!..
Bugün bir hadis öğren ve öğret onu!..
Meselâ; bugün Sevgilini (CC) en az bir kişiyle tanıştır!
Hiç tanımadığın birine selam ver!
Bir yetimin başını okşa! Bir çocuğu sevindir bugün!
Meselâ;
İşyerine giderken O'nu hatırlatacak bir hediye götür bugün,
Ya da çal komşunun kapısını,yüreğini bölüş,
O'nu (CC) anlat bu vesileyle..
Bugün O'nun için birşey yap!
Ama yalnız O'nun için .. Nefsini hiç karıştırma!
Cennet hesapları yapma bugün, karşılık bekleme!
Pazarlıksız, riyasız olsun her yaptığın.
Bugün şöyle bir düşün!
Sevdiklerine ve hatta sevmediklerine,
Ne kadar çok vakit ayırıyorsun?..
Fanî dediğin şu dünya için ne kadar çok çalışıyorsun?..
Yarım saat sürecek bir ziyaret için,
On dakika sürecek bir yemek için, mutfakta ne kadar kalıyorsun?..
Nazlıca ağlayan yavrunun sesiyle nasıl fırlarsın yatağından, o soğuk gecede?..
İşverenin ay sonunda vereceği üç kuruş için nasıl kahredersin kendini?..
Sınıfını geçebilmek için, iyi not alabilmek için, nasıl geceni gündüzüne katarsın?..
Eşini, çocuklarını, anneni, babanı, nişanlını memnun etmek için nasıl da çırpınırsın.
Tüm bunlar ve senin de ekleyebileceğin dahaları için yaptıklarının,
SÖYLE, yüzde kaçını Allah için, Habibullah için yaptın bugüne kadar?..
Evet bugün sevgililer günü..
Sen de buluş Sevdiğinle bugün!
At kendini seccadeye, bir tövbe et, dönmemecesine..
O'nun sevmediği herşeye "elveda" de!
Gözyaşların armağan olsun O'na..
Gözyaşların ve zaten O'nun olan yüreğin..
Bugün ve hergün !
Yorum (yok)
Yorum yaz!
« Önceki ::